0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
134
Okunma
O çok sevdiğimiz şarkı çalmaya başladığında, kaderimin infaz hükmü de verilmişti aslında.
Hani diyordu ya o dertli ses; "Çok geçmeden geleceğim demiştin..
." İşte geldim sevgilim, sözümde durdum; ama bir sevgili gibi değil, kendi cenazesine çağrılmış bir yabancı gibi geldim.
Kapıdan adımımı attığım an, zaman denen o acımasız çark durdu.
İçeride senin mutluluğunu kutlayan sahte bir neşe, havada uçuşan dertsiz kahkahalar vardı; benim adımlarım ise ayaklarına prangalar vurulmuş bir idam mahkûmununki kadar ağır, bir o kadar sessizdi.
Tam o sırada salonun bir köşesinden, Ümit Besen’in o feryat gibi yükselen, kurşun gibi ağır ezgisi yayıldı boşluğa: "Nikah masasına oturdun işte, dayanmak çok zormuş böyle sevgiye...
" Gözlerimi kaldırdığımda seni bembeyaz bir kefenin, o kör olası gelinliğin içinde, bir yabancının elini tutarken gördüm.
Göğsümün ortasında kaburgalarımı kırarcasına büyüyen, iliğimi kemiğimi yakan o cehennem yangınını tarif edecek tek bir kelime yoktu yeryüzünde.
İçim feryat figan, ruhum darmadağındı ama dışarıdan bakan hiç kimse bu kıyameti, bu sessiz ölümü göremedi. Veysel Sarı’nın o eğilmez, acıyı bir zırh gibi kuşanacak vakur, asil ve sarsılmaz duruşu vardı üzerimde.
Dik durdum, başımı celladıma bile eğmedim; kaderi de bu amansız, bu insafsız vedayı da asaletle, sırtımdaki o hançerle göğüsledim.
Gözlerin birden o kör kalabalığı yarıp, bir mızrak gibi tam gözlerimin ortasına saplandı.
O an salondaki bütün sesler kesildi, dünya sustu, geriye sadece birbirini katleden iki enkaz kaldı.
Gözlerindeki o derin çaresizlik ve son pişmanlık dudaklarını kımıldatmadı ama ruhun feryat figan ruhuma seslendi; bakışlarımızla helalleştik, bakışlarımızla veda ettik.
Dışarıda tek bir yaz güneşi olsa ne fark ederdi; benim içim buz kesmiş, iliklerim donmuştu artık.
Zemheri gelip çatmıştı işte tam kalbimin ortasına, en kuytu köşeme.
Biliyorsun sevgilim, zemheri benim mührümdür; en derin ayazım, en amansız kışımdır.
O celladın elinden taktırdığın yüzük, o nikah defterine attığın o uğursuz imza, ömrümün üzerine vurulmuş dondurucu bir zemheri mühründen başka bir şey değildi. Sen salondaki o riyakar alkışlar eşliğinde bir başkasına "evet" deyip beni gömerlerken, ben ceketimin önünü ilikleyip sana son kez, bir ölü gibi baktım.
Geldim sevgilim...
Davet edilmediğim o en büyük acıma, infazımın kesildiği o kara güne şahit olmaya geldim.
Geldim Sevgilim...
Alkışlar yükselir, yüreğim durur,
Seni bir yabancı kolda görmeye.
Attığın her adım bağrıma vurur,
Ben kendi ömrümü gömmeye geldim.
Zemheri mührümdür, ayazım derin,
Gönlümün sarayı artık buz senin.
Bir başkası olmuş sahibi tenin,
Gözümle ecelimi görmeye geldim.
Sözsüz bir muhabbet akar derinden,
Yüreğimin bağı koptu yerinden.
Veysel Sarı der ki; bitti çaremden,
Sana mahşere dek küsmeye geldim.
Geldim sevgilim...
Elimde bir demet solmuş, kurumuş çiçekle değil...
Gözümden akıttığım o gizli, o intikam gibi kanlı yaşlarla...
Beni vurduğun, beni acımadan öldürdüğün yerde, seni son kez helal etmek için görmeye geldim...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.