4
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
135
Okunma

Bir insanın yüzü kaç odadan oluşur,
bunu kimse söylemiyor.
Kapıları açıyorum,
her kapının ardında
bir başka ses oturuyor,
bir başkasının ağzından çıkan
aynı cümleyi ezberlemiş.
Bir zamanlar
bir söze yaslamıştım sırtımı.
Söz, sandığım kadar ağır değilmiş;
ilk rüzgârda yer değiştiren
ince bir perdeymiş meğer.
Sonra anladım,
insan bazen yalan söylemez,
yalanın içinde yaşamaya başlar.
Kendi sesini unutur,
aynalara başka bir yüz bırakır,
her sabah
onu yeniden giyinir.
Ben bunu
bir akşamüstü öğrendim.
Ne büyük bir kavga vardı
ne de yüksek sesler.
Yalnızca suskunluk,
masanın üzerinde unutulmuş bir bardak,
ve eksilen bir insan.
Düşündüm:
Doğru dediğimiz şey
niçin bu kadar sessiz?
Yalan neden
hep kalabalıklarla gelir?
Belki de alkış ister.
Belki de
yalnız kalmaktan korkar.
Oysa gerçek,
eski bir taş gibidir.
Parlamaz.
Kimse dönüp bakmaz ona.
Ama üzerine bastığında
ayağın kaymaz.
Şimdi
birinin gözlerine bakarken
kelimelerini saymıyorum.
Çünkü kelimeler
iyi oyunculardır.
Ben duraklamalara bakıyorum,
ellerin çekingenliğine,
sessizliğin taşıdığı yüke.
Bir gün
bütün maskeler yorulur.
İnsan,
kendi yüzünü taşımaktan başka
çare bulamaz.
İşte o gün
en uzun hesaplaşma başlar:
Kimseyle değil,
aynadaki suskunlukla.
Ve ben,
artık kimsenin doğruluğunu
iddiasından anlamıyorum.
Çünkü öğrendim:
Sevgi,
kanıt istemeyen bir gösteri değil;
iki insanın,
aynı gerçeğin içinde
sessizce yürümeyi kabul etmesidir.
5.0
100% (8)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.