2
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
29
Okunma

Bu kentin kaldırımları pas kokuyor,
gece,
demir kapıları sırtına alıp yürüyor.
Pencerelerde ışık değil,
borç birikiyor.
Çatılarda ay değil,
sessizlik nöbet tutuyor.
Bir fırının önünde
ekmekten uzun kuyruklar var.
Bir annenin avuçlarında
çatlaklardan başka servet yok.
Çocuklar,
oyuncak değil,
yarının yükünü taşıyor sırtlarında.
Meydanlar kalabalık...
Ama herkes biraz eksik,
biraz kırık.
Konuşan dudak çok,
duyan kulak yok.
Söz,
demir kasalara kilitlenmiş;
gerçek,
tozlu raflarda rehin.
Kürsüler yükseldikçe
insan küçülüyor.
Cübbeler kabardıkça
vicdan daralıyor.
Teraziler,
parmak değmeden eğilmiyor artık;
ağırlığı altın belirliyor,
hak değil.
Çarklar dönüyor...
Ama alın teri
hep en alta damlıyor.
Bir avuç sofralar taşarken,
bin sofrada
çorba bile
utangaç bir misafir.
Ey koca düzen!
Kaç duvar örersen ör,
kaç korku salarsan sal,
toprağın hafızasını silemezsin.
Çünkü taş da konuşur,
ırmak da anlatır,
ve suskun sandığın halk,
bir gün dağların diliyle haykırır.
O gün,
mahkeme salonlarından önce
meydanlar hükmünü verecek.
Hiçbir mühür,
hiçbir koltuk,
hiçbir saltanat
insanın vicdanından büyük olmayacak.
Ve güneş,
yalnız sabahı değil,
yıllardır karartılan yüzleri de aydınlatacak.
Adalet,
kitapların arasında unutulmuş bir kelime değil,
çocuğun gülüşünde,
işçinin nasırlı elinde,
kadının dimdik bakışında,
yaşlının duasında yeniden filizlenecek.
İşte o vakit
kimse göğe bakıp
"adalet nerede?" diye sormayacak.
Çünkü cevap,
sarayların taşında değil,
ayağa kalkmış insanların
birlik olmuş yüreğinde yankılanacak.
5.0
100% (5)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.