0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
32
Okunma
Şehrin adını "Umut" koymuştum; sanki ismini her andığımda yüreğimdeki o hiç geçmeyen kış ayazı baharın ilk müjdesiyle kırılacak, buz tutmuş taşlar ısınacaktı.
Gökyüzüne baktığımda bulutların arasından süzülen ilk ışığı, senin yollarını gözlediğim penceremin pervazına adanmış bir selam bilirdim.
Ben bu şehrin kör kuyularına senin sesini, tüm sokaklarına ise ayak izlerinden kalma o eşsiz gölgeyi kazımıştım.
Umudu, bir evin sarsılmaz demirbaşı gibi yüreğimin en izbe yerine saklamıştım.
Zaman benim için takvim yapraklarında değil, nabzımın senin adına attığı o telaşlı ritimlerde akıyordu.
Gözlerim ufuk çizgisine öyle bir kilitlenmişti ki, rüzgârın getirdiği her fısıltıyı senin ayak sesin sanırdım.
"Döndüreceksin" diye fısıldadığım her an, kendi hayalime daha sıkı bağlanıyor; her akşamüstü güneş batarken ardında bıraktığı o kızıllığı, senin gidişinin ve yine senin gelişinin izi sanıyordum.
Ne geceydin, ne gündüz; ömrümün tam orta yerinde, ne tam aydınlık ne de tam karanlık bir mevsim gibi kalmıştın.
Fakat zamanın çarkı, insanın umudunu en sessiz yerinden kemirirmiş.
Şimdi, içimdeki o kör inanç bir mum alevi gibi titriyor, umudun tükendiği o uçurum kenarında kabullenmek ağır bir yük gibi göğsüme çöküyor.
Yüreğim, küllerinden dirilmeyi bekleyen bir yangın yeriydi; şimdiyse kendi ateşimin dumanında, kendi yokluğumda boğuluyorum.
Kabullenmek, bir vedanın gövdemi ikiye bölen en keskin bıçağıymış meğer.
Gitmeni değil, bu bekleyişin o zehirli ama tatlı uyuşturucusunu kaybetmeyi hiç istememiştim.
Ama yollar sustu, sesin sokaklardan çekildi; ben, kendi inşa ettiğim o devasa hayal kalesinin taş taş yıkılışını, bir enkazın başında oturur gibi sessizce seyrediyorum.
Dizelerimdeki o eski ışık, yorgun bir yıldız gibi kayıp gitti.
Umudun son kırıntısı da gözyaşlarıma karışıp toprağa döküldü.
Kabullenmek, kapısı olmayan bir zindanmış; kavuşacağımız o hayali an, çoktan soğumuş bir küle dönüştü.
Yolun sonu göründü; ayaklarım bir daha o hasret duraklarına gitmiyor, omuzlarıma binen bu keder artık bir vedayla bile yüzleşmiyor.
Gelmediğin her gece biraz daha eksildim, biraz daha kimsesiz kaldım.
Bekleyişin bu son perdesinde artık oyun bitti, perde sessizce iniyor.
Bu şehirde artık senin adın değil, yokluğunun soğuk yankısı hüküm sürüyor.
Bir umut diye başlattığım bu hikâye, hüzünlü bir sona gebe kalmış meğer.
Tükendi takatim; kalemim kırık, sayfalarım boş, mürekkebim kurudu.
Dönüş ihtimallerinin hepsi, bekleyişin o eski sarhoşluğuyla uçup gitti.
Bir daha ne bir haber beklerim, ne bir mektup, ne bir iz.
İçimdeki o yangın, artık dumanlı bir keder; sessiz ve kimsesiz.
Kırıldı kalemim, mürekkebim bu son sayfada düğümlendi, kendi kendimi uğurluyorum artık; yalnızlığım en büyük ikizimmiş. Gözlerimi çeviriyorum o harabeye dönen umut evinden; sahte inançlar lime lime dökülüyor yüreğimden.
Bitmiş bir şehrin yıkık duvarlarına yasladım yorgun başımı ve bir veda töreni gibi döküyorum son gözyaşımı.
Bitti tüm yollar, kapandı bütün kapılar; sustu içimdeki o çocuk.
Tükendi tüm yarınlar, soldu umut, yandı bütün o hatıralar.
Veda vakti geldi çattı; kalem sustu, dünya durdu.
Artık ne gelişini bekleyecek bir kapı kaldı, ne de adını fısıldayacak bir nefes.
Şimdi bu şehrin en karanlık köşesinde, yaktığım tüm ışıklar birer birer sönüyor.
Yıkılan kalemin, kırılan hayallerin ve biten umudun enkazı altında; geriye kalan tek şey, bir veda bile etmeden çekip gidişinin soğukluğu.
Biliyorum, sen gittiğin yerde unutmanın hafifliğini yaşarken; ben, kendi veda törenimde, gelmeyeceğini bile bile her sabah açtığım o pencerenin önünde, çürüyen bir umudun cesediyle baş başa kaldım.
Artık ne gelen var, ne beklenen...
Sadece üzerine kar yağan, sahipsiz bir yalnızlık.
Gözlerimi kapattığımda gördüğüm tek şey, senin geri dönüşünün hayali değil; kendi kalbimin sessizce, bir daha uyanmamak üzere duruşu.
Bitti işte; hayat, en büyük vedasını kelimelerle değil, bu uçsuz bucaksız sessizlikle noktalamış oldu.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.