3
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
79
Okunma
Bir adın kaldı bende,
gecenin en eski dişinde takılı bir kıymık gibi;
ne çıkarırsam kanayan,
ne bıraksam içimi çürüten bir mânâ.
Ben seni,
göğsümde açılmış ıssız bir kıble sanmıştım;
meğer her yönü yutan,
her yolu kendi karanlığına çeviren bir çölmüşsün.
Sesin geçince sokaklardan,
gölgeler bile eğilip ikiye katlanırdı;
gün, yüzünü unutan bir yetim gibi
penceremin önünde diz çökerdi.
Ben bir gecenin omzunda büyüdüm,
adını her heceleyişimde
ruhumdan bir kandil daha sönerek.
Ve anladım:
Bazen sevda, kalbe düşen bir nur değil,
içten içe işleyen bir karankıranmış.
Ey uzaklığın ta kendisi,
sen hangi sonsuz kervansarayın yorgun gölgesisin?
Neden her umut, sana değince
çehresini kaybedip bir harf gibi susar?
Ben seni beklemedim yalnız,
bekleyişin kendisine dönüştüm;
duvara sinen nem gibi,
taşa işleyen ağıt gibi,
kendi içimde gömülüp duran bir mevsim gibi.
Şimdi her şey eksik değil,
her şey eksilişin kendisi.
Bir bakışın bile
yeryüzünü yerinden oynatmaya yettiği o eski zamanda
ben, kalbimi senin adınla mühürlemiş bir mahkûmum.
Ve bil ki:
Bazı sevdalar kavuşmak için değil,
insanın içinde bir kıyamet gibi büyüyüp
sonra tek bir cümleye sığmak için var olur.
Benim cümlem sensin;
sonu gelmeyen, başı çoktan yanmış,
mürekkebi gözyaşından,
kâğıdı kaderin karasından bir cümle.
Ve şimdi,
adın geçince dünya susuyor.
Çünkü bazı isimler vardır,
söylenmez de içe gömülür;
bir ömür, o gömütün üstünde
sessizce eğilir durur.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.