Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. yaşamdır, keyif almayı değerli kılan. bernard shaw
tahsinözmen
tahsinözmen

Kadına Şiddet -II-

Yorum

Kadına Şiddet -II-

( 2 kişi )

0

Yorum

1

Beğeni

3,5

Puan

70

Okunma

Kadına Şiddet -II-

Mahkeme salonu soğuktu.
Duvarlarda devletin ağır rengi,
Tavanda dönen yorgun bir vantilatör vardı.

Kadın içeri girdiğinde herkes;
Morarmış yüz, sargılanmış kol bacak, enkaza dönmüş yılık dökük bir beden gördü ama,
Kimse onun yüreğindeki mezarları görmedi.
Kimse onun ruhundaki kırık aynaları görmedi.

Bir dosya numarasıydı sadece o artık.
Bir esas numarası.
Bir duruşma günü.
Yığınla evrak,
Bir kaç vesikalık fotoğraf.
Bir de kayıtlara “şikâyetçi” diye geçen mağdur bir kelime.

Hâkim gözlüğünü düzeltip hızlıca dosyaya baktı;
Şikayet dilekçesi vardı.
Darp raporu vardı.
Fotoğraflar vardı.
Hastane kayıtları vardı.
Karakol tutanağı vardı.
Komşu ifadeleri vardı.
Kırılmış bir telefon ekranı,
Gece üçte atılmış yardım mesajları vardı.

Kâtip kağıtları daktiloya takıp,
bir tarih attı sayfanın üst köşesine.
Sanık sandalyesindeki adam kravatını gevşetti usulca.
Müstehzi bakışlarla etrafı seyretti.

Formalitelerden sonra,
Kadın konuşmaya başladığında,
Sesinden önce korkusu ve mahcubiyeti yayıldı salona.

Kadın,
“İlk evlendiğimizde böyle değildi, daha sevecen, daha saygılıydı.” dedi.
(Zaten hiçbir felaket
Kendi gerçek yüzüyle başlamıyordu hayata.)

Önce şefkatle kuşatıyordu insanı,
Korur gibi yapıyordu,
Sonra fikirleri bıraktırıyordu,
Sonra insanın içindeki özgürlüğü.
Sonra yavaş yavaş sınırları daraltıyor, dünyayı küçültüyor,
Sonra da insana hükmediyordu.

Önce güveni yıkıyordu.
Sonra dışarı çıkmanı yasaklıyor,
Sonra nefes almanı bile izne bağlıyordu.
Bir gün hayallerini çalıyordu insanın.
Bir gün neşesini.
Bir gün içindeki o direnen kadını.
Baskı mahkeme salonuna gelmeden çok önce,
İnsanın etrafındaki tüm ışıkları söndürüyordu.

Önce sessizlikle kuşatıyordu insanı karanlık.
Sever gibi yapıyordu,
Sonra perdeleri kapattırıyor,
Sonra insanın içindeki dünyayı.
Sonra yavaş yavaş sesini yükseltiyor, eşyaları kırıyor,
Sonra da insana vuruyor.

Bir gün “o komşuya gitme”,
Bir gün “o eteği giyme”,
Bir gün “pazara tek başına çıkma.” diyor,
Bir gün “kimseyle konuşmayacaksın”,
Bir gün “anneni aramayacaksın.” diyordu.
Bir gün telefonda kimlerle konuştuğumu soruyordu.
Bir gün arkadaşlarımı siliyordu hayatımdan.
Bir gün ailemi.

(Şiddet ilk tokattan önce
Bütün dünyayı bir odaya sığdırıyordu.
Yumruk atmadan önce
Bütün kapıları pencereleri kilitliyordu.)

Kadın anlatıyordu;
“Bir gece boğazımı sıktı, kafamı duvara vurdu.”
“Çocuklar uyanmasın, komşular duymasın diye bağırmadım.”
İşte bu,
çağın en ağır utançlarından,
adalet saraylarında duyulmayan
en acı çığlıklarından biriydi belki de:
Bir annenin,
çocuğu uyanmasın diye sessiz ölümü seçmesi, canından vazgeçmesi.
Bir insanın, komşular ayıplamasın diye canını hiçe sayması.
.
(Arka sırada oturan yaşlı bir adam iç çekti.
Bir avukat saatine baktı sıkılarak.
Kâtip yazmayı sürdürdü.)

Ama kimse şunu yazmadı tutanaklara:
Kadın nefes alamıyordu, elleri titriyordu.
Kadının kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.
Kimse yazmadı:
Gözleri adalet ararken nasıl da çaresizce bakıyordu.
“Adalet istiyorum” derken bile bir lütuf bekler gibi mahcuptu.
(Çünkü bu ülkede kadınlar
Kendilerine yapılan kötülüğü anlatırken bile,
Suçluymuş gibi yetiştiriliyordu.)

Kimse yazmadı:
“Şikâyetçiyim” derken bile evini terk ettiği için utanıyordu.
(Çünkü bu topraklarda kadınlar
Haklarını ararken bile
Yuvayı yıkan kişi olmakla suçlanıyordu.)

Kadın anlatmayı sürdürdü;
“Bir gün aynaya baktım,” dedi.
“Kendimi tanıyamadım.”
(İnsan bazen öyle şiddetli eziliyordu ki,
Kendini bambaşka biri, bir yabancı olarak görüyordu.)

“Beni acile kaldırdıkları geceyi de hiç unutamıyorum ,” dedi.
Ve hastane macerasından bahsetmeye başladı.
.
Hastanenin ilaç kokulu koridorlarında,
Röntgen filmlerinde görülmeyen kesif bir acı vardı.
Sağ kolunda iki kırık, bacağında bir,
Alçının donuk ağırlığı,
Sol gözünde haftalarca geçmeyen o kapkara gece...

Doktor gördüğü içler acısı manzarayı rapor ederken,
Kimse kadının ruhundaki o kalıcı felci ölçemiyordu.
Bedenindeki kemikler elbet kaynardı zamanla,
Ama psikolojisinin un ufak olmuş parçaları,
Hangi tıbbi müdahaleyle bir araya gelecekti?
Her sedye sesinde irkilmek,
Her beyaz önlükte kendi çaresizliğini görmek,
İnsanın aklını kendi evinde kaybetmesi demekti.)

Hastane klasörlerinin arasında duruyordu:
Epikriz raporları, mr sonuçları, tomografi sonuçları...
Bacağındaki çatlağın,
Yüzündeki kalıcı izlerin resmi tesciliydi hepsi.

Acil servis turnikelerinden geçerken,
Kontrol noktasında utançla başını öne eğen kadın,
Sadece bedeninin değil,
Akıl sağlığının da nasıl yağmalandığını haykırıyordu.

Şimdi her kapı gıcırtısında titreyen bu panik atak,
Geceleri uykudan sıçrayarak uyanan bu yaralı ruh,
Hangi etken maddeyle iyileşecekti?
İlaç şişelerinde aranan o eski huzur,
Tutanaklara sadece "anksiyete teşhisi" diye geçiyordu.
Lakin hiçbir belge
Bir insanın korkusunu tam anlatamıyordu.

Sonra karakoldaki ifade aşamasını anlattı uzun uzun.
Lakin hakim kısa kesmesini emretti.

Adamı sabaha karşı getirdiler karakola.
“Namus meselesi,” dedi.
“Erkekliğime laf etti.”
“Bir anlık sinirle elim kalktı.”
“Evimin kadınıdır, kendidini severim.”
“Ben istemez miyim yuvam sürsün?”

(Bazı zihniyetler sevgiyi
Bir zincir, bir pranga sanıyordu.
Bazıları saygıyı mutlak itaat,
Bazıları kadını bir can değil,
Kendi öfkelerinin tapulu mülkü.
Ve mahalleli,
Bu zulmü “aile sırrıdır, karışılmaz” diye örtüyordu.)

Kadın sustu bir an.
Karakolda bir sessizlik oldu.
O sessizlik sırasında,
Bir çeyiz sandığı kırıldı sanki uzaklarda.
Bir genç kız gelinliğini çıkarıp, hayallerinden vazgeçti çığlıklarla.
Bir anne daha bavulunu topladı gecenin köründe.
Bir kadın daha vazgeçti şikâyetinden, korkudan.
Çünkü her gece
Yüzlerce kadın
Karakolun kapısından içeri girmeye korkuyordu.

Nasihat edilip eve gönderilenler,
“Kocandır, döver de sever de” diye susturulanlar,
“Çocukların hatrına sabret” denilenler,
“Bir kereyle yuva mı yıkılır” diye yalnız bırakılanlar…
(Oysa tek bir tehdit bile
Bir insanın bütün gökyüzünü karartmaya yetiyordu.)

Kadın devam etti sonra.
“Bir gün çocuklarıma baktım,” dedi.
“Onlar da benim gibi korkuyordu.”
“Belki ben ölürsem,
çocuklarım korkmadan büyür.” diye düşündüm hep.
(İnsan bazen evlatları için
Kendi korkusundan daha büyük bir zırh giyiyordu.
İşte bazı baş kaldırışlar böyle başlıyordu.
Bir annenin korkudan daha büyük hale gelen sevgisiyle.)

Evin tüm kahrını çeken, evi çekip çeviren,
Çocuğunu okula götüren,
Akşama ne pişireceğini düşünen kadınların içinde,
Kıyametler kopuyordu, büyük savaşlar vardı.
Lakin bunu kimse görmüyordu,
Çünkü toplum
Kadının sabrını kutsamayı öğrenmişti.
Lafa gelince övüyor,
Öğütlerde yüceltiyor,
Gerçek hayatta ise arkasını dönüyordu.
Çünkü bu çağ
Kadının acısını estetikleştirmeyi öğrenmişti.
Filmlerde alkışlıyor,
Şarkılarda türkülerde romantikleştiriyor,
Gerçek hayatta ise gözlerini kaçırıyordu.

Kadın ifadesini bitirince,
nöbetçi polis memuruyla birlikte tutanağı imzaladı.
Amir de sevk dosyasını imzaladı.
Sağlık raporu eklendi.
Adres tespiti yapıldı.
Yırtılmış kıyafetler,
Kırılmış çatallar, bıçaklar
Ve karakol kayıtlarına geçen bir çığlık vardı.

Ama hiçbir imzalı dosya, mühürlü kâğıt, hiçbir söz;
Bir insanın sabaha kadar süren acılarını anlatamıyordu.
Çünkü yaşanan kâbus ölçülemezdi.
Sayısı yoktu.
Fotoğrafı çekilemiyordu.
Ama ruhu köklerinden söküyordu yavaşça.

Nihayet karakol işlemleri bitti.
Sabahın ilk ışıkları vurdu pencerelere.
Telsizler sustu.
Kapılar açıldı.
Adam dışarı çıkarıldı adliyeye sevkini beklemek üzere.

Yüksek kürsünün altındaki o küçük sandalyede oturan
Kadın anlatmaya devam ediyordu mahkeme salonunda.
.
Ancak,
Yüzündeki kırgınlıklar kanun maddelerine sığmıyordu artık,
Bir kere hak hukuk çiğnenip haklar un ufak edilince,
Kanun yazsa bile adaletin yerini bulması zorlaşıyordu.

Kadın anlatmayı bitirdikten sonra
Hakim sanığa söz verdi ve sanık kısaca;
“Sinirle oldu hakim bey,”
“Ben de çok baskı altındaydım.”
“Zaten beni tahrik etti.”
“Namusum elden gitti.”
“Çocuklarımın annesi sonuçta.”
“Sevmesem yapar mıydım?”
“Beraatimi istiyorum.” dedi sustu.

Sanık avukatı da benzer şeyler söyledi:
“Müvekkilim tahrik edilmiştir,” dedi.
“Aile birliğinin korunması esastır.”
“Zaten pişmandır, bir daha yapmayacaktır.”
“Çocukların geleceği düşünülmelidir.”
“Bir şans daha verilmelidir bu yuvaya.”

(Bazı sistemler adaleti
Erkeğin konforunu korumak sanıyordu.
Bazıları barışmayı kurtuluş,
Bazıları kadını hak sahibi bir birey değil,
Ailenin dağılmaması için feda edilecek bir kurban.
Ve kanunlar yıllardır,
Bu haksızlığı “iyi hal indirimi” diye ödüllendiriyordu.

Bazı erkekler sevgiyi
Sahip olmak sanıyordu.
Bazıları korkutmayı sadakat.
Bazıları kadını insan değil,
Kendi kırılmış egolarının eşyası.
.
Oysa sevgi,
İnsanın boynuna tasma geçirmek değildi.
İnsanın sesini kısmıyordu,
İnsanı küçültmüyordu,
Korkudan beslenmiyordu.
Bir insanı sevmek,
Onun kanatlarını koparmak değil,
Göğe daha güçlü bırakmaktı.
Fakat bazıları,
Aşkı sahip olmak sanıyordu.
Ve sahip olduklarını düşündükleri her şeyi,
Kırabileceklerini zannediyordu.
Ve toplum yıllardır
Bu ilkelliği, bu vahşiliği “erkeklik” diye alkışlıyordu.)

Sona doğru mahkeme salonu karar için sesizleşti:
O sessizlikte
Bir mutfak masası daha devrildi sanki uzaklarda.
Bir yumruk daha indi.
Bir çocuk ağladı.
Bir kapı çarptı.
Bir kadın daha vazgeçti şikâyetinden.
Çünkü her gün
Binlerce kadın
Adalete ulaşamamaktan yorgun düşmüş, hak aramaktan vazgeçmişti.

(Olayı önemsemeyip küçümseyen avukatlar,
Ailesi tarafından geri gönderilenler,
“Yuvanı bozma” denilenler,
“Bir tokattan ne olur” diye susturulanlar…
Oysa şiddet
Bir insanın bütün hayatını değiştirebiliyordu.)

Nihayet
Duruşma bitti.
Bir müddet sonra Hâkim
Bir koruma kararı,
Birkaç tedbir maddesi ile birlikte,
-Sanığın tutuksuz yargılanmak üzere-
davanın ertelendiğini açıkladı.

(Ertelemeler, indirimler,
kravat-takım elbise gölgesinde iyi haller.
Bir kez daha davalar insanı değil,
Sistem kendi kendini temize çekiyordu.)

O anda,
Bir yuva tamamen yıkıldı sanki koridorlarda.
Bir genç kadın umudunu kaybetti.
Bir mahkeme daha erteledi adaleti.
Bir insan daha vazgeçti geleceğinden.
Çünkü her gün
Binlerce kadın
Adliye kapılarından hakkını alamadan dönüyordu.
Koridorlarda ömrü tükenenler,
“Yeterli delil yok” diye davası düşenler,
“Kocandır, barışın” diye nasihat alanlar,
Tehdit edilerek şikâyetinden vazgeçirilenler…
(Oysa tek bir haksız karar bile
Bir kadının adalet inancını kökünden sarsıyordu.)
.
Adliyenin tozlu arşivine kaldırılacak bir dosya daha olmuştu.
Ama hiçbir hukuki süreç,
Bir kadının yüreğindeki tedirginliği, huzursuzlluğu çözemiyordu.
Çünkü o güvensizlik ölçülemezdi.
Maddesi yoktu.
Cezası tam kesilemiyordu.
Ama insanı her akşam korkuyla eve hapsediyordu.

(Oysa “Adalet,”
Sadece mühürlü kâğıtların arasına sıkışmış, mahkeme salonlarında uçuşan bir kelime değildi.
Bir kadının korkusuzca sokakta yürümesiydi adalet.
Gece yarısı anahtar deliğine elinin titrameden uzanması,
Evini bir sığınak, yatağını bir huzur ülkesi bilmesiydi.
Ama ne yazık ki bu çağda,
Hak aramak, suçlu olmaktan daha fazla cesaret istiyordu.)
.
Herkes ayağa kalktı.
Sandalyeler gıcırdadı.
Cübbeler toplandı.
Kapılar açıldı büyük bir hızla.
İnsanlar koridorlara dağıldı.

Adam,
Sevinmesi gerekirken anlaşılmaz bir biçimde öfkeyle çıkışa doğru yürüdü.
Kadına, kaşlarını çatıp bir “sen görürsün” bakışı attı.
Bir sigara yakıp, telefonla birilerini aradı hırsla.

Kadın ise,
çantasını koluna taktı.
Zafer kazanmış bir komutan edasıyla,
dik bir duruşla inip merdivenlerden.
Adliye sarayından dışarı çıktı.
.

Sonra,
yeni doğan güneşe baktı uzun uzun.
Ve ilk kez anladı belki de:
Güneş hiçbir erkeğin emrinde değildi.
Sonra gökyüzüne baktı
Belki ilk kez fark etti:
Gökyüzü hiçbir erkeğin malı değildi.
Rüzgâr hafifçe saçlarını dağıttı,
Üstünden bir kuş sürüsü geçti.
Belki de ilk kez düşündü:
Özgürlük,
saray bile olsa hiçbir binanın duvarları arasına sıkıştırılamazdı.
Rüzgâr gibi,
kuş sürüsü gibi özgür olmayı düşledi.
(Zira,
Hiçbir kuş,
Uçmak için kimseden izin istemiyordu.
Hiçbir rüzgâr,
Hangi yüze değeceğini, hangi pencereden gireceğini sorarak esmiyordu.)

Arkasında bıraktı adalet sarayını,
Arkasında bıraktı o “mağdur” kelimesini, dosya numarasını.
O artık sadece bir kurban değil,
Kendi hikâyesinin kalemiydi.
Ve hayat,
Tutanaklara geçmeyen o sessiz direnişi,
Karanlığı yırtan o ilk cesur adımı,
Asla unutmayacaktı.
Çünkü adalet, gökten inen mühürlü bir lütuf değil,
Bir kadının "ben varım" dediği o kutsal ve sarsılmaz itirazda gizliydi.

Toplum her zamanki gibi kayıtsızdı.
Herkes,
Bir şeyleri görmezden gelmenin, kadere bağlamanın huzuruyla yürüyordu.
Ama kadının bakışlarında, mağrur duruşunda,
Artık bambaşka bir kararlılık vardı.
Çünkü bazı insanlar
En dipteyken öğreniyordu ayağa kalkmayı.
Ve bir kadın
Korkusunun içinden geçip hayatta kaldığında,
Sadece kendini kurtarmıyordu.
Kendisinden sonra gelecek kız çocuklarına da
Yeni bir yol açıyordu.
Çünkü bir kadın,
Kendi hakkını savunmayı öğrendiğinde,
Sadece bir davayı kazanmıyordu.
Kendini izleyen bütün kız çocuklarına,
Asla baş eğmemeyi, direnmeyi öğretiyordu.

Ve dünya belki hâlâ eksikti.
Mahkemeler hâlâ yavaştı.
Bazı sokaklar hâlâ karanlıktı.
Bazı insanlar hâlâ susuyordu.
Ama yine de
Bir yerlerde bir kadın
Kendi küllerinden yeniden doğuyordu.

Çünkü insan,
Tam kırıldığı yerden güçleniyordu.
Bir yanda taş gibi görünürken un ufak olanlar vardı,
Diğer yanda küle dönüp yeniden doğanlar vardı.
Ve hayat
En çok da,
Yıkıldıktan sonra ayağa kalkıp yürümeyi sürdürebilenleri hatırlıyordu.

Bir kadın ayağa kalktığında
Sadece kendini kurtarmıyordu çünkü.
Kendisinden sonra gelecek hayatlara da
Cesaret bırakıyordu.
Bir kız çocuğuna,
“Susmak zorunda değilsin,” demeyi öğretiyordu.
Bir erkeğe,
Gücün şiddet değil şefkat olduğunu.
Bir topluma,
Adaletin yalnızca kanun kitaplarında değil,
İnsanın vicdanında başladığını hatırlatıyordu.

Belki hâlâ kâbus dolu geceler olacaktı.
Belki hâlâ eksik yasalar, kör mahkemeler, suskun komşular…
Belki daha çok kadın öldürülecekti dünyada.
Belki yine eksik kararlar, korumayan yasalar, yavaş işleyen davalar, geç gelen adalet…
Belki daha çok mücadele gerekecekti.

Ama yine de
Bir yerlerde biri ilk kez “hayır” diyecekti.
Bir anne kızına susmayı değil, konuşmayı öğretecekti.
Bir çocuk şiddeti değil merhameti örnek alacaktı.
Bir gün bir kadın adliye koridorunda tarih yazacaktı.
Bir avukat sessizlerin sesi olmak için savaşacaktı.
Bir hâkim adaleti, mermer saraylarda değil, vicdanlarda bulacaktı.
Ve o zaman
Mahkeme tutanaklarına geçmeyen şeyler değişecekti:
Kadınların sesi.
Bakışı.
Yürüyüşü.
Kendilerine inanışı.

Ve işte o zaman
Mahkeme kararlarına yazılmayan hakikat kazanacaktı:
Kadının varlığı.
Gücü.
Haklılığı.
Asla pes etmeyişi.
-Kadına şiddetin bir medeniyet ayıbı olduğu.-
-Kadına şiddetin tüm insanlığa yapılmış sayılacağı.-
kabul görecekti.

Ve bir gün,
Belki gerçekten
İnsanlık utanacaktı sustuğu için.
Mahkemeler hızlanacaktı.
Komşular kapıları çalacaktı.
Çocuklar korkusuz büyüyecekti.

O güne kadar ise,
Bazı kadınlar
Kendi küllerinden yeniden doğmaya devam edecekti.
Çünkü hiçbir zincir
İnsan ruhundan daha güçlü değildi.
Ve hiçbir karanlık,
güneşi sonsuza kadar hapsedemeyecekti.

*Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir, Karina Yayınevi, Ank, 2018.

Paylaş:
1 Beğeni
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Şiiri Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (2)

5.0

50% (1)

2.0

50% (1)

Kadına şiddet -ıı- Şiirine Yorum Yap
Okuduğunuz Kadına şiddet -ıı- şiir ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Kadına Şiddet -II- şiirine yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL