0
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
88
Okunma
I.
Gece yine geç vakitte indi şehrin omuzlarına,
Bir yerlerde, rutubet kokan bir apartmana bir karanlık gölge yaklaşıyordu.
Ağır ve sarhoş adımlarla içeri girdi.
Bir adam değil,
Kendi ezikliğini yumruk yapmış bir öfkeydi o.
Adımlarında korkunun kokusu, soluğunda öfkenin zehri saklıydı.
Kadın ayak seslerinden tanıyordu yaklaşan felaketi.
Asansör yine bozuktu,
Öfke merdivenleri ağır ağır çıkıyordu.
Bu karanlık gölge yalnızca bir evi değil,
bir kadının tüm ömrünü çökertmeye geliyordu.
(Bazı kadınlar
Kocalarının ruh halini
Anahtarın kilide giriş şeklinden anlardı.)
Anahtarın kilitte dönerken çıkardığı o metalik, o soğuk ses,
İçeride,
kalbi göğüs kafesine sığmayan bir kadının infaz saatini duyuruyordu.
Kadın korkuyu sesizce sofraya koyuyordu.
Kalbi sanki kaburgalarını kırıp kaçmak istercesine çarpmaya başlamıştı.
Kapı açıldı.
Adamın yüzünde,
bütün gün biriktirilmiş karanlık, hıncını çıkarma duygusu.
Nefesinde alkol,
Ellerinde sigara ve yenilmişliğin kokusu vardı.
Bakışlarında,
hayatça aşağılanmış bir adamın ezik öfkesi.
(Dünyaya yenilen herkes
Gücünü en çok evde ispat etmeye çalışıyordu sanki.)
Ve o gece yine
Bir insan değil,
Bir öfke
Bir hınç girdi içeriye.
II.
“Yemek neden soğuk?”
“Telefonu niye açmadın?”
“Çocuğu neden susturmadın?”
(Şiddet çoğu zaman sebep aramazdı.
Çünkü mesele yemek değil,
Üstün gelmekti.
Birini küçültüp kendini büyük hissetmekti.)
Her darbede,
bir parça daha eksilirdi gökyüzü.
Pencere önündeki boynu bükük sardunya,
bir yaprağını daha dökerdi.
Her hakarette,
bir yıldız daha kayardı kadının içindeki masaldan.
Sadece bir beden değildi orada dövülen, ezilen;
Bir genç kızlık rüyası, bir yarın umuduydu.
İlk tokat yalnızca tene inmezdi,
Bir gelinliğin beyazına,
Bir “mutlu oluruz” inancına,
Birlikte yaşlanma düşüne.
Kadının ailesine çocukluğuna inerdi.
Yıllarca içinde sakladığı güven duygusuna,
“Ben seviliyorum” sanısına,
Birlikte kurduğu hayallere inerdi.
Hoyrat ellerin,
kırbaç gibi inen sözlerin bıraktığı o izler,
Yalnızca tende mor bir leke,
sızlayan bir kemik olarak kalmazdı elbet.
Ruhu da lime lime ederdi.
Asıl yara,
bir genç kızın çocukluk düşlerinin tam ortasından açılırdı.
"Boyun eğ" diye fısıldayan törelerin, "aman laf söz olur" diyen komşuların gölgesinde.
Bir kadın,
köle gibi yaşardı kendi evinde.
(Cam çerçeve kırıldı.
Çanak tabak uçuştu havada.
Çocuk irkildi odasında.
Perdeler ürperdi rüzgârsız gecede.)
Gün görmemiş küfürler,
havada asılı kalan çığlıklar.
O derin sızıyı kimse duymazdı duvarların arkasında.
Çünkü perdeler,
hep sımsıkı kapalı,
pencereler hep dilsizdi.
Komşular televizyonun sesini biraz daha açıp olayı ayıpladı.
Karşı dairede biri
“Yine kavga ediyorlar galiba” dedi fısıltıyla.
Birileri balkona çıkıp sigara yaktı.
Birileri “karı koca arasında olur böyle şeyler” dedi.
Sonra herkes sustu.
Şehir işlenen suçtan değil,
Duyulmasından utanıyordu daha çok.
(“Aile meselesi.”
“Çocuk için katlanmalı.”
“Adam sinirlidir biraz.”
Böyle böyle meşrulaştı
“kadına şiddet”)
Kadın yere düştü yüzünde morluklar,
Kolunda kırıklar.
Fakat en çok gururu kırılmıştı;
İnsan bazen kemiklerinden önce onuruyla sakatlanıyordu.
(Ama dünyanın en ağır yüküdür,
Değeri bilinmeyen bir kadının sessizliği.)
Ve dışarıda hayat devam ediyordu.
Taksiler geçiyordu caddeden.
Simitçiler sabaha hazırlanıyordu.
Bir sokak köpeği çöpte yiyecek arıyordu.
Dünya,
bir kadının çöküşüne rağmen dönmeye devam ediyordu utanmadan.
III.
Sabah olunca sahne ışıkları gibi açıldı kentin o ikiyüzlü kirli yüzü.
Fırınlar açıldı.
Minibüsler korna çaldı.
İnsanlar işe yetişmeye çalıştı.
Simitçiler tezgâh kurdu kaldırıma.
Herkes rolünü yeniden ezberledi.
Sanki dün gece o evde kıyamet kopmamış gibi.
Adam kravatını taktı aynanın karşısında,
Yüzüne “saygın vatandaş” ifadesini iliştirdi dikkatle.
Kadın ise morluklarını kapattı pudrayla.
(İnsan bazen yaşamak için kendi acısını makyajla gizlemek zorunda kalırdı.)
Otobüse bindi sonra.
Cam kenarında oturdu sessizce.
Kimse anlamadı gözlerindeki korkuyu.
Kimse fark etmedi vücudundaki morluğu.
Çünkü insanlar
Başkalarının felaketine bakarken körleşmeyi öğrenmişti çoktan.
Pazarda domates seçen o yaşlı teyze,
Bankada sıra bekleyen genç kadın,
Çocuğunu okula götüren anne,
O ürkek bakışlı,
o omuzları içine çökmüş,
gözlerini yere diken kadınların her biri,
Kendi içlerinde,
kimsenin bilmediği amansız bir cephe savaşı yürütüyordu.
Birinin kocası telefonunu kontrol ediyordu her gece.
Birinin kardeşi “gülme öyle sokakta” diyordu.
Birinin babası üniversiteyi yasaklıyordu kızına.
Birinin sevgilisi sevgi adı altında kıskançlığı kutsuyordu.
(Kız çocuklarının çörek otu kadar kıymeti yoktu.)
Şiddet yalnız fiziksel yumruk değildi.
Amaç kadının nefesini kesmekti yavaş yavaş,
Konuşmasını bölmekti.
Kadını küçümsemek,
“Sen anlamazsın” demekti.
İnsan yerine koymamak,
Erkeğin gücünü göstermekti.
Bir parça huzur için ödenen bedel, hep kadının öz benliğiydi.
Oysa elleri ekmek kokardı, saçları bahar rüzgarı, gözleri deniz.
Bir dokunuşuyla iyileşirdi yeryüzünün en derin yaraları.
Fakat celladı,
istese cannı verebileceği
yanı başındaki en tanıdık sevdiceğiydi.
Güçlü olduğunu sanan bir acizin, zavallı bir hırsın, kör bir kıskançlığın, dizginlenemez bir egonun kurbanı.
İstatistiklere bir sayı, gazete sayfalarına bir satır arası.
Bir ömür, hoyrat ellerde paramparça edilen kıymetli bir vazo gibiydi.
(Ve toplum,
Kadının küçültülmesini terbiye sanıyordu hâlâ.
Koca bir toplum,
o sessiz çırpınışların üzerine beton döküp geçiyordu.
Dünya,
onların bu sessiz çırpınışlarına kulaklarını tıkıyordu.)
IV.
Küçük bir çocuğun gözleri girerdi sonra hikayeye,
yatağın altından bakan ürkek iki göz.
Annesinin hıçkırıklarını ninni niyetine dinleyen,
erkenden büyüyen yetim ya da öksüz çocuk.
Babasının öfkesini bir canavar gibi gören,
annesinin sessizliğinde yok olan bir nesil.
Hep unutulan o küçük tanık.
Ya yatağın altında ya da kapının arkasında bekleyen,
Annesinin ağlamasına içerleyen.
Babası bağırınca küçülen,
Tabak kırılınca irkilen,
Ayak seslerinden korkuyu tanıyan çocuk.
Gece yatağının altında sakladığı oyuncak ayının kulağına
“Annem ölmez değil mi?” diye fısıldayan çocuk.
Kimse anlamadı onun neden sessiz büyüdüğünü.
Neden kalabalıkta ürkek yürüdüğünü.
Neden sevgiyi hep korkuyla karıştırdığını.
(Çünkü bazı evlerde çocuklar oyuncaklarla değil,
Çığlıklarla, tokatlarla büyürdü.)
Ve bir erkek çocuğu öğrenirdi zamanla:
Güçlü olan bağırır.
Güçlü olan korkutur.
Güçlü olan vurur.
Bir kız çocuğu öğrenirdi aynı evde:
Susmak gerekir.
Katlanmak gerekir.
Gitmek ayıptır.
Sabretmek gerekir.
Ve küçücük bir çocuk
O gece şunu öğrendi:
Ev güvenli bir yer değildi.
İnsan bazen en çok
“Baba” dediği sesten korkardı.
(Böyle böyle aktarıldı karanlık kuşaktan kuşağa.
Bir tokadın yankısı,
Yıllarca sürdü bir soy ağacında.)
V.
Sonra fabrikalar, tarlalar, plazalar dolusu bir sömürü başlardı.
Emeği ucuza satılan,
bedeni bir meta gibi pazarlanan kadınlar.
Sözde en kutsal emanetti onlar,
Baş tacıydı her biri, cennet ayaklarının altındaydı her birinin.
Ama tenha bir sokak köşesinde,
bir otobüs durağında vahşice katledilip,
birer istatistiğe dönenler de onlardı.
(Gülüşünden korktukları, sesinden ürktükleri o asil varlığı,
Dört duvar arasına, bir mutfak tezgahına hapsetmekti bütün dertleri.
Onun aklını hafife alanlar,
onun iradesini yok sayanlar,
Kendi acizliklerini,
kadının üzerine kurdukları tahakkümle örterlerdi.
Her gün bir parça daha eksiltilirdi kadının varlığı bu dünyadan,
Kimliği elinden alınır,
geriye sadece bir gölge bırakılmak istenirdi.
Ve ardında,
soğuk morg masalarında sahipsiz bırakılan,
hayalleri yarım kalmış kadın kimlikleri.)
VI.
Bir adamın hırsı,
bir cahilin tetiği,
bir caninin bıçağıyla sönen o gencecik umutlar,
Yarım kalan hayatlar, öksüz kalan bebeler.
"Namus" denilen o kirli perdenin arkasına gizlenmiş cinayetler.
Sonra gazetelerin üçüncü sayfalarında, reklam arası sıkışmış iki sütunluk haberler:
“Genç kadın evinde ölü bulundu.”
“Boşanmak isteyen eşini vurdu.”
“Kıskançlık krizi.”
“Tartışma büyüdü.”
“Namus cinayeti.”
“Aile içi tartışma.”
(Ne kadar kolaydı söndürülmüş bir hayatı
İki satıra sığdırmak.
Öldürülen kadınlar;
Önce insan olmaktan çıkarılıyordu haberlerde.
Sonra istatistik oluyorlardı.
Bir kadının hayalleri,
Okuyamadığı kitaplar,
Gidemediği şehirler,
Doğuramadığı çocuklar,
Söyleyemediği cümleler
Sığar mıydı iki satırlık küçücük bir gazete köşesine.)
VII.
Sonra ekranlara çıkarılırdı takım elbiseli adamlar,
Ahlaktan, edepten söz ederlerdi uzun uzun.
Kadının nasıl gülmesi gerektiğini anlatırlardı.
Evinin kadını olması,
Nasıl oturması, nasıl konuşması, nasıl giyinmesi gerektiğini.
(Ama kimse erkeklere öfke kontrolünü hatırlatmadı.
Kimse
“Güç, şiddet uygulamak değildir, şefkatle sınanır.” demedi.
“Sevgi, sahip olmak değildir” demedi.
Kimse erkek çocuklarının ellerine
Vicdan bırakmadı yeterince.)
Ve dünya
Bir kadının çığlığına kulaklarını tıkayarak dönmeye devam etti.
VIII.
Ve mezarlıklar doldu yavaş yavaş.
Adı unutulan kadınlarla.
Fotoğrafları solan kadınlarla.
Bir zamanlar kahkaha atan,
hayat dolu kadınlarla.
Ne makyajla kapanır bu yara,
ne takvimlerin sahte sabahlarıyla.
Çünkü asıl kıyamet;
bir çocuğun hafızasına gömülen o çığlıktadır.
Gece olunca hâlâ irkilen,
Kapı sesinden korkan,
Sevgiyi acıyla karıştıran çocuktadır.
Dünya hâlâ dönüyor,
şehirler aynı ikiyüzlü rolleri giyiniyor,
Susturulan her nefes,
çığlık olup dolanıyor kentin sokaklarında.
Ve insanlık,
sustuğu her feryadın altında parça parça eziliyor.
Takım elbiseli sahtelikler kuşanırken meydanlar,
kepenk indiriyor vicdanlar.
Körleşen gözlerin önünde,
bir kadının tüm yarınları sessizce soluyor.
Yarım kalan her hikaye,
yarım kalan her gülüş bir hesap bırakıyor yarına.
Bu karanlık soy ağacı,
vicdanın uyanmadığı her gün yeniden filizlenirken,
Geriye sadece sönen hayatlar ve iki sütunluk haberler kalıyor;
Utan be dünya,
her an bir cani,
senin kör sessizliğinde
bir masum can alıyor.
IX.
Bir adam daha
Kendi karanlığını “erkeklik” sanıyordu.
Bir kadın daha
Kendi mezarını taşıyordu omuzlarında.
.
Dünya dönüyordu yine utanmadan.
Şehir makyaj yapıyordu yüzüne.
Vicdanlar kepenk indiriyordu erkenden.
.
Ve gecenin tam ortasında
Bir kadın daha
Sessizce yardım diliyordu gökyüzünden.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.