12
Yorum
25
Beğeni
0,0
Puan
279
Okunma

Mihribân: "Lâmekân Bir Sevdânın Adı"
"Mihribân", Türk edebiyâtının en büyük "vazgeçiş" ve "imkânsız aşk" destânıdır.
Karakoç der ki: "Mihribân bir kişi değil, bir semboldür." Ama o sembol, Türk edebiyâtının en gerçek, en ete kemiğe bürünmüş "imkânsız aşk" âbidesidir.
Mânâsı: Farsça kökenli bir kelime olup "şefkatli, merhametli, güler yüzlü dost" demektir.
Tanımı: Mihribân, kavuşmanın harâm kılındığı, vuslatın ancak "mezârda" mümkün olduğu o mutlak ayrılığın sembolüdür. "Yâr" denince akla gelen ilk isimdir ama bu yâr, dünyâlık bir evliliğin değil, rûhun rûha attığı kördüğümün öznesidir.
Bağlam: Karakoç’un o meşhûr "Lambada titrek alev" mısrasıyla başlayan, bizzât kendi gönül yangınını anlattığı lirik şâheseridir. O fırtına, Mihribânın şahsında aşkın çilesini kutsallaştırır.
Karakoç burada bize şunu öğretir: Aşk, sevdiğine dokunmak değil, onun yokluğunda "ıslanan sular" gibi yanmaktır.
Ağıttaki Yeri: Şiirimizde "Mihribânın karası" dediğimizde, aslında Karakoç’un gidişiyle o imkânsız aşkın yeryüzündeki son büyük muhâfızının sustuğunu söylüyoruz. Artık o sitemi kimse onun kadar vakûr söyleyemez.
Mihribân "beşerî aşktan ilâhî aşka giden" o ince sızının adıdır. Gökçekız ise daha "millî ve ideolojik" bir duruşu temsîl eder.
Gökçekız: "Vatanın ve İdealin Estetiği"
"Gökçekız", Karakoç’un özellikle toplumsal ve millî mes’eleleri, Anadolu’nun sâfiyetini ve o meşhûr "Dâvâ" bilincini temsîl eden sembolik bir karakterdir.
Tanımı: Gökçe kelimesi hem göğe âit, kutsal hem de güzel ve asîl demektir.
Karakoç şiirinde Gökçekız, sâdece bir "kadın" değil; uğruna ömür verilen idealdir, Türk töresidir, Anadolu’nun o bozulmamış rûhudur.
Mihribân ne kadar "ferdi" ve "içsel" bir sızıysa, Gökçekız o kadar "içtimai" (toplumsal) ve "ideolojik" bir duruştur.
Gökçekız’a yazılan şiirler, aslında vatana yazılmış mektuplardır.
Eğer Mihribân gönül sızısı, Gökçekız ise vatan sevdâsıysa; Hasan, Karakoç’un yeryüzündeki vekili, talebesi ve dâvâ arkadaşıdır.
Bağlam: Hasan’a Mektup: "Uyanışın ve Mes’uliyetin Adresi"
Onu daha çok memleket mes’elelerini, "Hasan’a Mektup"ları yazdığı o celâlli ve dertli dönemlerinde görürüz.
Kimdir bu Hasan?
Hasan, Anadolu’nun sâf, temiz ama unutulmuş evlâdıdır. Şehirlerin gürültüsünde kaybolmamış, kökü mâzide olan "asıl" Türk köylüsüdür.
Mektubun mânâsı: Karakoç, Hasan’a mektup yazarken aslında uyuyan bir millete seslenir. Ona düzendeki bozukluğu, ahlâki çöküşü ve dâvânın çilesini anlatır.
Sembol: Hasan, mes’uliyetin adıdır. Karakoç ona "Hasan’ım" diye seslendiğinde, aslında her birimizin omuzuna o büyük dâvâ yükünü bırakır. Hasan mektup bekliyorsa, Anadolu bir işâret, bir uyanış bekliyor demektir.
I. Nesillerin Köprüsü: Âsım’dan Hasan’a
Mehmed Âkif, Âsım’ı hayâl ederken "Nesilmiş gerçek" diyerek bir "ideal gençlik" portresi çizmişti. O nesil, Çanakkale’de gövdesini siper eden, "çiğnetmeyen nâmûsunu" diyen nesildi.
Abdurrahim Karakoç’un Hasan’ı ise; o savaş meydânlarından dönüp köye, toprağa, Anadolu’nun bağrına çekilen Âsım’ın torunudur. Âsım cephede dövüşmüştü, Hasan ise düzenle, yozlaşmayla, nefisle ve cehâletle dövüşmektedir. Karakoç, Hasan’a mektup yazarken aslında Âsım’ın mîrâsına sâhip çıkıp çıkmadığını sorar.
II. Dâvâ Metodunda Benzerlik
Âsım’ın Yumruğu ve Hasan’ın Kalemi: Âsım, haksızlığa karşı gerekirse bileğini konuşturan bir celâdetin sembolüdür. Hasan ise Karakoç’un taşlamalarında o sarsılmaz irâdenin sesidir. Karakoç, Hasan’a mektup yazar ama o mektuplar aslında düzenin suratına inen birer şamardır; tıpkı Âsım’ın zulme karşı dik duruşu gibi.
Menzil Birliği: Âsım’ın menzili "Hâk’kın va’di" idi; Hasan’ın beklediği mektup da o va’din gerçekleşeceği, "İslâm’ın sancağının" burçlara dikileceği o muştulu haberdir.
III. Ağıttaki Gizli Bağ
Şiirimizde "Hasanlar mektup bekler, kâh şafakta kâh günde" dediğimiz mısra, aslında Âkif’in "Gelecekse bir gün gelecek" dediği o şafağa bir nazîredir.
Âkif diyordu ki: "Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem."
Karakoç (Hasan’ın diliyle) diyordu ki: "Düzene sitemim, halka sitemim..."
Hasan, Âsım’ın "vatan" dertli hâlinin Anadolu taşrasındaki en gür sesidir.
Âkif nasıl Âsım’ın nesline güvendiyse, Karakoç da bütün sitemini, sevdâsını ve dâvâsını Hasan’ın şahsında Türk gençliğine emânet etmiştir.
Hasana Mektup yazan o mübârek ellerin,
Dokunduğu telleri fakîre mı bıraktı?
Âh ile boynu bükük kaldı bugün dillerin,
Bu kadîm emâneti hakîre mi bıraktı?
Mîrâs kalan o dertler, şimdi kime yâd olur?
Menzil mahşere düştü, kim okur bu devirde?
Vuslatı haşre kalan bilmem nasıl şâd olur?
Mihribânın karası mühürlendi şiirde.
Sözün ucu mermidir, deler geçer sîneyi,
Âsımlar haber bekler, kâh şafakta, kâh günde.
Harf harf işler yüreğe o mukaddes gâyeyi,
Şiirin boynu bükük sen gideli bu yönde.
Lambada titrek alev üşür mü Karakoçum?
Sözün sustu bir ânda, kalem ağlar ardınca.
Koca bir dağ devrildi, sedân gelir bir koşum,
Dâvâ sancısı kaldı sen âtîye varınca.
Sükûtun sînesinden feryât kopar da gelir,
Dudaklar dilsiz kalır, mânâ zorda bu saat.
Firâkın sancısını ancak yananlar bilir,
Ulu burçlar titredi, özüm korda bu saat.
Sirâc sönmez üstâdım, şûle gürler derinden,
Al sancağın türküsü bir ömürlük yaradır.
Hangi yiğit sarsılır o devlerin yerinden?
Gökçekızın çilesi bahtı hâlâ karadır.
Ateş düştü bağrıma, eriyor buzdan dağlar,
"Sular ıslanmaz" derdin, bak ıslandı kelâmım.
Mürekkep yaş dökünce, ak kâğıt bile ağlar,
Hikmetler deryâsından rûhunadır selâmım.
Abdurrahim Karakoçun azîz hâtırât-ı mâneviyyesine en derûnî hürmetlerimle…
Kadîm: Başlangıcı olmayan, eski, ezelî.
Âsım: Temiz, nâmuslu, sağlam. Günâhtan sakınan. İffetli. (Mehmed Âkifin "Âsım"ına telmîh var.)
Firâk: Ayrılış, hicrân.
Sirâc: Işık meşâle, kandil, çerağ. (Nûr saçan anlamında Resulullah için de kullanılmıştır.)
Şûle: Alev, yalım.
Mâhir kaleme teşekkürlerimle
Hasan’a mektup bitti, dâvâ kaldı bizlere,
Vurduğun her bir mühür, ferdir ferfer gözlere.
Sen toprakta uyusan, sözün sığmaz sözlere;
Islandı bak sular da, kurban senin özüne.
Ebuzer Özkan
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.