0
Yorum
1
Beğeni
5,0
Puan
71
Okunma
Gökyüzünün rengi bile iğreti duruyor insanın üzerinde; sanki bir yağmur bastırsa boyası akacak da, altından simsiyah bir yalnızlık, zifiri bir kimsesizlik çıkacakmış gibi...
Hangi sokağa sapsam, ayak seslerim bu soğuk kaldırımlarla yabancı bir dilde kavga ediyor.
Cebimde buruşmuş bir adres, yüreğimde darmadağın bir memleket havası taşıyorum.
Sırtımı dayadığım şu devasa beton yığınları, anamın o tandır kokulu, o şifalı kucağı gibi ısıtmıyor beni.
Üşüyorum usta; mevsimin ayazından değil, ruhumun sahipsizliğinden üşüyorum.
Öyle bir yangın ki bu gurbet dediğin; ne bir damla su kâr eder bu kora, ne de bir el uzanır söndürmeye.
Kendi kendine tutuşan bir harman yeri gibi; sessiz sedasız, dipten dibe kavruluyor insan.
Dumanı tütmüyor, alevi gözükmüyor ama yanık kokusu her gece odanın tam orta yerine savruluyor.
Pencere kenarlarında eskittim ben bakışlarımı; gelen geçen her trende, her yabancı otobüste kendimi aradım da, bir türlü bulamadım o eski beni.
Her akşamüstü, kirli bir sis gibi bir efkar çöküyor bu şehrin omuzlarına.
Sanki koca dünya, bir gurbetçinin kirpiklerinin ucunda titreyen o tek damla yaşın içinde boğuluyor.
Burası gurbet be usta!
Burada gülmek bile bir borç gibi biniyor insanın sırtına; geri ödemesi çok ağır, faizi can yakıcı.
Bir selam gelse diyorum şöyle en uzağından; bir mektup zarfından bir tutam kurumuş toprak çıksa...
Oturup bir çocuk gibi, bir yetim gibi saatlerce o toprağın kokusuna ağlayası geliyor adamın.
Ama ağlamak da yakışmıyor bize; gurbet kuşunun kanadı kırık olur ama sesi çıkmaz, vakur durur derler.
Biz de sustuk işte...
Sustukça içimizde koca bir deniz kabardı, kıyıları döven dalgalar ruhumuzu aşındırdı.
Şimdi hangi aynaya baksam, yüzümde bin yıllık bir yorgunluğun haritasını görüyorum.
Saçlarıma düşen o vakitsiz aklar, gurbet yollarının tozu değil; hasretin vura vura beyaza kestiği, un ufak ettiği hüzün kırıntılarıdır.
Biz ki zamanında ekmeğimizi bölüşmeyi, derdimizi toprağa gömmeyi, birbirimize omuz vermeyi en büyük zenginlik bilirdik. Şimdilerde ise bu yabancı sofralarda, iğreti bir iştahla, tadını almadığımız aşlarla doyuruyoruz karnımızı.
Oysa ruhumuz aç usta; ruhumuz o eski bahçelerin serinliğine, o eski dostların "merhaba"sına muhtaç.
Burada takvimler hep yarını gösterir ama o muazzam "yarın" bir türlü gelip çatmaz.
Umut dediğin, gurbetçinin her sabah ekmeğine sürdüğü o acı biberdir; yedikçe ciğerini yakar, yaktıkça seni hayata daha çok acıktırır.
Bir kısır döngüdür döner durur başımızda.
Şehirler değişir, diller değişir, yüzler değişir ama insanın kalbindeki o ince sızı, o "orada olamama" duygusu hiç değişmez.
Sözün bittiği, boğazın düğüm düğüm olduğu yerdeyiz şimdi.
Yüreğimde kapanmamış bir yara gibi sızlayan bir türkü, dilimde yarım kalmış, kimseye anlatamadığım bir masal...
Gözlerimde ise hiç dinmeyecek, bu şehri bile ıslatacak kadar ağır bir buğu var.
Özledim usta, çok özledim!
Toprağın o yağmurdan sonraki baygın kokusunu, taşın altındaki karıncanın rızkını dert eden o eski toprak insanları, memleketimin en sert küfründeki o gizli şefkati bile özledim.
Burası gurbet...
Burada insan yaşlanarak değil, her gün biraz daha az hatırlanarak ölürmüş.
Ben bugün biraz daha öldüm, yarın daha fazla özleyeceğim.
Biliyorum, dönmek de artık bir ihtimal değil; sadece uykusuz gecelerin en güzel, en imkânsız rüyası olarak kalacak...
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.