2
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
164
Okunma
Başlangıçta söz vardı,
ama sözden önce niyet vardı.
İnsan konuştu sanıldı,
oysa hakikat dile büründü.
Dil dediğin, ağacın gövdesidir;
lehçe dallarıdır, şive yaprakları…
Kök birdir,
ama rüzgâr her yaprağa başka ses verir.
Birbirini anlayanlar
aynı suyu içmiş sayılır;
anlayamayanlar
farklı pınarlardan doğmuştur.
Adı dil mi olur, lehçe mi—bunu bazen ilim değil,
iktidar fısıldar.
Türkçe,
at sırtında dua etmiş,
derviş hırkasında susmuştur.
Heceyle cümle kurar,
bir ekle kader değiştirir.
“Gidemediklerimizdenmişsiniz” der
içinde hasret, mazeret, pişmanlık taşır.
Bu dil, taşla konuşmuş Orhun’da,
gönülle konuşmuş Yunus’ta.
Söz onda yük değildir, emanettir.
Coğrafyası geniştir Türkçe’nin:
bozkırdan tekkeye,
ocaktan dergâha…
Ama asıl yurdu insanın içidir.
Dil ölürken sessiz olmaz;
sadece duyan kalmaz.
Ninenin dudaklarında son masal titrer, dedenin nefesinde son dua söner.
Dil gidince kelime değil,
hatıra gömülür.
Halkın Allah’ı çağırma biçimi yetim kalır.
Her iki haftada bir dil toprağa verilir; ne mezar taşı dikilir ne fatiha okunur.
Dünya
bir kelime daha eksik
anlamaya çalışır kendini.
Dil,
sadece ses değildir;
haldir.
Lehçe,
yol farkıdır;
menzil aynıdır.
Türkçe,
milletin değil,
arayışın dilidir.
Unutma: Dili yaşatmak,
sadece konuşmak değil; onu sevmektir.
Rifat KAYA
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.