3
Yorum
15
Beğeni
5,0
Puan
140
Okunma

Sonra
Avuçlarında sönen bir kentin
kül rengi uykusu,
mavi bir felaket gibi dökülüyor masaya.
Sanki gökyüzünü bir cebinden çıkarıp
öbür cebine koyuyorsun akşamüstleri.
Hangi coğrafyaya baksam
orada senin ayak izlerin dolaşıyor.
Parmak uçlarınla denizi katlayıp
eski bir mektup zarfına sığdırıyorsun.
İçine martı ölüleri
ve hiç söylenmemiş
veda ıslıkları sığıyor.
Kendi yüzümü
bir yabancının mektubu gibi okuyorum.
Gözlerin, iki eski madeni para gibi.
Ölülerin göz kapaklarından düşüp
benim yalnızlığıma yuvarlanıyor.
Sesini, bir bardak suyun içinde boğuyorsun.
Kuşlar, gagalarında ağır bir eylül taşıyarak
senin sessizliğinin balkonuna tünüyor.
Yerçekimi, sadece senin sustuğun yerlerde
bir intihar süsü veriyor eşyaya.
Gölgemi bir palto gibi asıyorum duvara.
Bir alfabe yaratıyorum
sesli harfleri olmayan.
Yalnızca kanayan noktalar ve
ünlemlerden ibaret.
Kelimeleri birer ceset gibi
sessizliğin geniş ve dilsiz meydanlarında
diziyorum yan yana.
Sokak lambaları,
karanlığın fotokopisini çekip
geceyi çoğaltmaklameşgul oluyor kaldırımlarda.
Yüzün siliniyor önce
sıvası dökülen bir duvarın hüznüyle.
Sonra hafızamdan düşüyor “önce” kelimesi.
Kronoloji,
dilsiz bir tanığa dönüşüyor dudağımızda.
Bir virgülün kavisinden öpüyorum ellerini.
Eksik bir alfabenin yirmi dokuzuncu harfiyle
başlıyor kıyamet.
Bir sıfatın en kuytu yerinden
kesip çıkarıyorum seni.
Bütün saatleri durduruyorum;
zaman, o fotoğraftaki gülüşünden
bir saniye bile ileri gitmesin diye.
Şimdi bu şiiri de parmak uçlarımla katlayıp
cebindeki o gökyüzünün
en karanlık yerine bırakıyorum.
Işıkları söndürme.
Zaten artık hiçbir kelime,
senin yokluğunu aydınlatacak kadar
sesli değil.
06.01.2026 / 06:08
Gökçe KIZILDEMİR
5.0
100% (5)