0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
198
Okunma
Görünmeyenden bir zırh büktü ilk ustalar,
gökyüzünü kendi burçlarına kubbe kılmak için.
Dillerine sığdırdılar kutsalın o devasa kütlesini;
toprak bölüşülürken, ekmeğin üzerine düşen gölgeleri görünmesin diye.
Sarayların yüksek akustiğinde yankılandı emredici ses:
Korku, vicdanın yerine oturtulmuş en eski bekçiydi.
Avuçlarımıza iki harita çizdiler sonra:
Biri itaatin kiralanmış cenneti, diğeri itirazın yakıldığı kör kuyu.
Secde; kalbin ürperişinden değil,
diz kapaklarına çöken ağır mülkiyet baskısındandı.
Zamanın en pahalı lüksüydü düşünmek;
sorgulamak ise çamurun kendi sahibine sıçraması.
Kurallar kazındı taş tabletlere,
mürekkep, muktedirin parmak izinden müteşekkildi.
Yoksulun duası henüz genzinde kururken
adalet, sofrada pay edilen bir et parçası gibi dilsizleşti.
Temiz ayna, hırsın kezzabıyla matlaştı;
insan, kendi gölgesini bile bir muhafız sanarak yaşadı.
Şimdi bir sızı gibi kök salıyor o büyük şüphe:
Sonsuz olan, neden bir fani gibi mülk toplar?
Madem adildir; adından sızan kanla neden yıkar ellerini?
İman dedikleri, kalbin kendi içine kıvrılması değil de
neden hep bir ganimet haritasının açılışıdır?
Belki de Tanrı vardı;
fakat insanoğlu kendi gürültüsüyle boğdu o sessiz frekansı.
Belki de din,
göğün çağrısından değil, yeryüzünün hizalanma iştahından doğdu;
omurgayı kırma, omzu eğme ihtiyacından…
Bitti uykunun o nemli mevsimi.
Pusula kırıldı; çıplak tabanlarımız basıyor taşın sert soğukluğuna.
İnancın susturulduğu değil,
inanç bahane edilerek gırtlağımıza basılan tunç ellerin çekildiği vakittir.
Ve bu yeni şafakta,
yukarıdan inmeyi bekleyen bir ses yok.
Çünkü biz artık,
karanlıkta el yordamıyla mucize arayanlar değil;
karanlığın karnını yarıp kendi ışığını sökenleriz.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.