0
Yorum
12
Beğeni
0,0
Puan
190
Okunma
“Çölün haritası olmaz… Okyanusa kavuşmak için
su alın yanınıza, sadece su…”
…
çöldü…
Allah’a yakın, suya uzak bir çöl
şarabın ve şehvetin kösnül vahası
çöldü işte…
zil ve tülün dansı
hangi zaman diliminden ışınlanmıştık
kum ve güneşin kadim diyarına
hangi efsunlu tesadüftü
bizi o sarı, sıcak sonsuzlukta buluşturan
misvak ağaçlarının baş döndüren kokusu
tek hörgüçlü develerin boynunda arabesk bir ritimde şıngırdayan
o çan sesleri
hangi arkaik çağın masalıydı
tozlu bir yorgunluğa teslim olunca o mistik kervan
bedevi çadırlarında oynak şarkılar susup
yıldızlar gökyüzüne anadan üryan uzanınca
tül ve zilin uykusu gelince
çölün ruhu duymadan
gecenin pelerinine bürünür
hal hal şıkırtısı ve kına kokusu ile gelirdin
gelirdin ve esmer bir güneş gibi doğardın kıl çadırıma
atlas libasın iç gıcıklayan hışırtısı inmeden topuklarına
kum saatini ters çevirir
ince parmaklarınla söndürürdün kandillerin alevini
Şattülarap’da Fırat’a sarılan Dicle gibi sarılır
Muson olur, yağardın dudaklarımın çoraklığına
o sürme gözlü gecenin zulasında
safran çiçeği kokan tütsülü kokular içinde
gömü bulmuş acemi hırsızlar gibi döke saça içerdik aşkı
ay ışığı kıskanırdı fısıltımızı
ve Allah…
affederdi bütün günahlarımızı
gün ışırken giderdin
kıldan ince kılıçtan keskin bir hasret serip aramıza
giderdin acının kundağına
kafesin kapısı açık olsa da kaçmayan kuşlar gibi beklerdim seni
yediveren bir umudun yamacında karalar giyer
yas tutar gibi beklerdim
Kaf dağına gitmek kadar uzak
Anka kuşunu tutabilmek kadar imkansız olsan da bana
seni bana getirsinler diye adaklar adardım Sfenkslere
İncil’e, Zebur’a, Tevrat’a ve Kuran’a and olsun
bir gıdım aşk için
el açmazdım ne yağmura, ne nehre
kırk tas suda kırklandım da
bitmezdi sana günahkarlığım
saklı cennetim
gönüllü yandığım cehennemimdin
bir adım uzaklaşsam, bir ömür yaklaşırdım sana
b/ela gözlerinden gidemediğimdin.