2
Yorum
11
Beğeni
5,0
Puan
189
Okunma
Eylülleri hiç sevmedim
Kavaklıdereden Çankayaya ağır adımlarla yürüyordum. Her zaman ki gibi Kızılaydan yürüyerek çıkıyordum. Hem sabah sporu hem de ağaçların rüzgarla inen pamuk polenleri yüzeme saçıma vurması hoşuma gidiyordu. Sonbaharı güzeldir Ankaranın. Eylülün yirmi ikisiydi gün.
Bu son baharın bana kara geleceğini nerden bilebilirdim ki zaten eylül ayını odum olası sevmedim.
Binanın önüne vardığımda erken gelenler içeri girmeden son sıgaralarını içiyordu. Selamlaşmayla onlara katıldım. Bende bir sıgara yaktım.
İçeri çekilirken hemşiremizde olan Sakine Hanım gel kahve içelim sabah sabah içimiz açılsın. Hem hemşerim hem de muhabbetim olan güzel bir insandı beraber odaya çekildik. Sakinenin huyudur her kahve fincanında fala bakar. Bakmadan kaldırmaz. Çok şey bildiğini, dediklerinin çoğunun çıktığını söylerlerdi. Bana da çok bakmıştı gülüp geçmiştim hep.
Oturduk hoş beş, her zamanki haliyle küçük odada bir yandan da kahveleri pişiriyordu hemşirem. Kahveleri içtik. Önümden aldı kendi kapattı fincanı. Soğusun diye işten güçten bahsettik. Derken önce kendine baktı aman dedi değişen bir şey yok, hadi sana da bakayım dedi, fincanımı önümde aldı. Burun hizasında tutarak açtı. Açtığı gibi kapattı. Ben bu falla bakmam dedi. Güldüm niye diye, bakmayım telve çok karışmış dedi. Bende boş ver dedim kalktım.
Gün öğleden sonraydı, dışarı gezmesinden dönmüştük hemen artan işleri topluyordum. Bir telefon geldi. Kaza dediler. Ne zaman nerde o telaşla hastaneye koştum. Bizimkiler Boludan dönüyorlardı. Beypazarı çıkışında arabayı devirmişler. Beş kişi beşi de sedyeyle hastaneye getirilmişti.
Halada fala hurafelere inanmam. Ama Sakinenin gönül gözünün açık ön sezilerinin kuvvetli olduğuna inandım. Belki de bir tesadüftü kim bilir.
Coşkûnî
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.