7
Yorum
21
Beğeni
0,0
Puan
3182
Okunma

sizin tanklarınız var, her yere atışları serbest bombalarınız...öyle uzun menzilli fırlatıyorsunuz ki havaya herkesi...parçaları hangi karaya düşer bu insanların bilinmez, ama ipotekli ellerinizi iyisi mi hiç çıkarmayın cebinizden...her yerde gözümüzü çıkaran imha pr.oje.li tırnaklarınız !
...
sizin ağır silahlarınız var, toplum bilinci sıfır mürettebatınız...havadan yere isabet tutturamayan k.oyun güdümlü füzeleriniz ve yönünü şaşıran yoketatar’larınız...ilahî adalet!..havadan da vuruyorsun, yerden de...-siz de yanlış yerde saf tutuyorsunuz bayan!- diyor tanımadığım bi replik...e n’apalım!..yüksek rakımlı acıların, varlıklı hüznünden geliyoruz bayım!
...
kırmızı bültenle sesimi ense kökünden traş edip, üç numaraya vurdukları eşkâlimin robot resmini; ön ve yan açıdan görüntüleyip asmışlar duvarlara iznim olmadan...iki elimi göğüs hizasında birleştirmiş miydim o sıra? avucumdaki tabeladan, yüzümdeki terli telaşdan bi umut sinyali okunuyor muydu sizin ordan? hatırlamıyorum gözüm...çok affedersiniz uygunsuz ve ölü pozisyonunda yakalanmışım objektiflere sanırım...bu halimle umarım sizi korkutmadım!..boyun ve yüz hatlarım çırılçıplak açıkta unutulduğundan, görenler erdal’ la bağlantı kurmaya çalışıyor istemeden...-kardeşimdi!- diyorum boynuma var gücümle asılarak...üst rutbelilerin işlerine çomak sokacağı için kemik yaşımızı kasıtlı olarak gizli tutuyorlar raporlarda...ki biliyorsun gözüm! yok yere öldürdüğümüz insanların kanı akıyor vücudumuzdan durmadan...kaldı ki failleri yeryüzünde hâlen elini kolunu sallayarak dolaşıyor aramızda...
berkin’in...ciwan’ın...eren’in...ceylan’ın...deniz’lerin...seyid’lerin...kobane’nin...şengal’in...dersim’in ağıdını bazen kürtçe bazen zazaca koro halinde söyleyip, en çok da türkçe yazarak kemiklerini tek tek ayıklıyoruz birbirinden omurgalı kelimelerin..."daha dün annemizin kollarında yaşarken çiçekli bahçemizin yollarında koşarken" şarkı sözü
nasıl da masum duruyordu çocukların dudağında bir zamanlar...
...
yok yere sustuğumuz gerçekler var biliyorsun...ki ben de yoktum o zamanlar...ne kimlikteki geçerli adım orantılıydı köklerimle, ne de yaşım tutarlıydı soy kütüğümde...ama sizin uzağınızda, sizden hariç başka sesler de var bayım...-niye öyle söyledin ki şimdi abla?- diyor simran...tehlikeli diyorum, hep sesi olanları götürüyorlar çünkü...ellerimiz cebimize, hüznümüz pandomime, dudağımız sigaraya daha çok yakışıyor bizim...bu pozisyonu bozmayalım lütfen...hatta bundan güzel bi kompozisyon bile çıkar biliyor musun mojgan...nefesini içinde tut bi süre...öyle kal sakın kıpırdama!..najimiyan’a da söyle bir dahakine saçlarını toplasın...öyle gelişi güzel rüzgâra kaptırmasın...sıkı örsün örgüsünü...hatta etek boyunu yere kadar uzatsın...şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor...öyle bakma be kızım!..
...
hep başka sesler vardı gözüm...hep susturulmayan ağıtlar...hangi etnik kökenli olursa olsun tesellisi hiç olmayan acılar...daha önce yüzünü bi yerden ısırdığım buna rağmen hüznünü çıkaramadığım birileri yüreğimi kurşuna diziyordu sürekli...içimdeki sesi susturmak için, haksız yere mutluluğu elinden alınmış uzak bir şehrin yaslı tel örgülerine sırtımı dayayıp; işaret diliyle de olsa bir umudun barış resmini çizmekle oyalıyordum bazen bizi...
kenarı kırılan bir tabağın senelerdir tozlu bir rafı işgal edişi gibiydi sanki içimizdeki kırıklar...hep görmezden gelip aynı tabaktan, aynı hüznü, aynı kırıntıyı midede sindirmek ağır geliyordu...gündelik bir sarsıntıyı o an kabulleniveriyordu vicdan...ki vicdan gittiği misafirlikten evine dönmeyi akıl etmiyordu bi türlü...üzgünüz! boşaltılan yüreğimizde artık kimse oturmuyor bayım!
...
ne zaman göğe baksam
kontradan hüzün yiyorum abuzer
-abuzer reklam arası öylesine diyaloğa katılmış
ve ofsayt pozisyonunda yakalanmış
sicili temiz eski sabıkalılardan-
öyle dediğime bakmayın
kendisi hem sosyalist hem de uyur gezer
ayşe teyze gibi gittiği kapı komşu gezmelerinde
çantasından abd marka klorlu sprayini çıkarıp
şüpheli gördüğü her metabolizmanın
ayağına kibarca sıkmak ister
...
devletin yasalarına ve baskılarına rağmen
hâlâ hayal kurabiliyoruz abuzer ne güzel
içimden bi ses amortiden de çıksa
bir düşü sene sonu uzaya fırlatırız diyo
nilgün de söylüyordu
"kentlerin havaalanlarından çok,
düşalanlarına gereksinimi" olduğunu
...
yok yere sustuğumuz şiirler var biliyorsun
ne zaman karaya vursam
içine su alıp batan kayık oluyor yüreğim
üzgünsün...üzgünüz...üzgünüm...
şahıs zamirleri de bu aralar pek bir alıngan
üstelik gizli özneler birbirine hayli mesafeli ve küskün
bu resmi havayı bulutlara ben asmadım mösyö!
üç öğün kan kusuyorsa bu toprak
üç el acı sıkılıyorsa coğrafyanın orta göbeğine her gün
ve tek tabanca taşıyorsam üstümde hüznümü
üç boyutlu dev ekrandan da
net görülebilir dağılan yüzüm
bak nasıl da mesut ve bahtiyar!
ensemizdeler abuzer
elindeki topu kornere gönder
-hangi topu?-
havan topunu!
...
halka açık umumî yerlerde
omzuna yaslansaydı yüreğim
belki seni de severdim
dumanaltı göğsüm beton zeminde
çadır kent gibi seriliyken haritada
çığlığım hep mi uzağınıza düşerdi
içimde kıvranıp durma abuzer
sıkıldıysan rötarlı gülüşün
müsait bir düşünde indir beni
...
doppelselbst mord’un kıyısındayım mösyö
kaç yere ç.ağrı bıraktığım imdat ünlemini
yaşadığın yörenin iklim koşullarına aldırmadan
cümlenin sonunda söküp atabilirsin göğsünden!
...
mer@lgül