1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
1622
Okunma

TURNALAR TÜRK/Ü SÖYLER
Varsın lal olsun Batı, ahtini bozsun vefa
Tarihe ihtimamla bakış bizi anlatır
Refaha katkımızı kaldırsalar da rafa
Terimizden her damla, nakış bizi anlatır
Meziyet bilseler de haksızlığı hak saymak
Kolay mı gurbetçinin emeğini yok saymak
Evlerinde o konfor, sofralarda bal-kaymak,
Nankör dimağa ırak çok iş bizi anlatır
Sanmayın talihimiz yâr idi, öz gibiydi
Ne zaman el uzatsak elleri buz gibiydi
Viyana, Berlin, Paris... dar bir kuyu dibiydi
Daha genç yaşımızda çöküş bizi anlatır
Ayrılık yaman illet; sineyi yakan yara
Gönül inkâr etse ne; efkâr vermiyor ara
Sılanın özlemiyle bakarken uzaklara
Âhh ile onlarca off çekiş bizi anlatır
Ne zaman söz açılsa Sirkeci’nin garından
Bağrımız yanar, tüter ayrılık efkârından
Yüreğimizden esen her hüzün rüzgârından
Vicdanlı sinelere akış bizi anlatır
Kim demiş yaban eller gurbetçi için saray
Çan çalan diyarlarda solgundur güneş ve ay
Hasret dolu onca gün; altmış yıl! Dile kolay
Üzücü nice olay; yokuş bizi anlatır
Bir yokuş ki çileli, adım başı hep diken
Gâh talihe sınavdı, gâh tarihe Solingen
Altmış sene içinde "Ne?" denirse biriken
Öfke ile çatılan bu kaş bizi anlatır
Çilemize şahitken takvimde her sahife
Abestir her izahat aşikârı arife...
Mevsimlere sorsalar bahar gelmez tarife
Ya fırtına, kar, boran; ya kış bizi anlatır
Hasretle sulandıkça duygu güzergâhımız
Tan doğsa da küskündür güneşe sabahımız
Bin feryâda eş çıkar bir kerecik âhımız
Alevi arşa değer; yakış bizi anlatır
Nefretle yarışında muhabbet yenildikçe
Sevginin güzergâhı yorgun ayağa dikçe
"Yabancılar dışarı, defolun" denildikçe
Nazilerden yükselen alkış bizi anlatır
Ne bilsin gam çekmeyen, yurdunda gezen, bizi
Vatana sevdalı der hakkıyla yazan bizi
Mızrap saza değdikçe unutmaz ozan bizi
Dumanlı dağ, gökyüzü... o kuş bizi anlatır.
ESKİDEN
Kader-i ilâhîde bir hicret belirince
Gönülden göze yollar döşenirdi eskiden
Sîne alev almadan genizler sızlar önce
Veda ânı yangınlar yaşanırdı eskiden
Gurbet gâhi bir cennet, gâh öcü bilinirdi
Hem acı veren yanı, hem gücü bilinirdi
Umuda yolun başı Sirkeci bilinirdi
Gözyaşlarıyla raylar aşınırdı eskiden
Mazi olmadan bahar, gelmeden kara kışlar
Bilirdi görevini postacı Turna kuşlar
Yüreklerde fırtına, derken... sağanak başlar
Kirpiklerin ucundan boşanırdı eskiden
Kalkan tren ardından seperken eller suyu
Her muhacir Yusuf’tu, gurbetse dipsiz kuyu
Hıçkırıklar bölerken çoğu zaman uykuyu
Can sabır silahını kuşanırdı eskiden
Orhan’la Ferdi’lerden nağme çalarken utlar
Cigara dumanında aşılırdı hudutlar
Hayallere sarılan hoş kokulu umutlar
Tahta bavul içinde taşınırdı eskiden
Kalanın dilde âhı gidenin yâdı vardı
Hasretin hazin sesi acı feryâdı vardı
Tarifi dile çile emsalsiz tadı vardı
Yazmaya kara kalem üşenirdi eskiden
Mal-makam-para hırsı bir an olsun bıraksa
Kaybını farkederdi; insan maziye baksa!
Eş, dost, komşu, arkadaş... sevdiğinden ıraksa
Özlem ile anardı... düşünürdü eskiden!
Mecit Aktürk
GÖÇÜN 60. YILİ ANISINA ALTMIŞ BEYİTTEN İBARETTİR
BİR GURBETÇİNİN GÜNLÜĞÜNDEN
Mülküne teşrif için Hakk’tan gelince izin
Açıldı perdeleri süslü kürenin, gizin...
Kaderin kışlasında henüz "acemi er"dim
Gözyaşları içinde ilk tekmilimi verdim
Sultanını ararken gönlümde payitahtın
Somurtan surat gördüm; dediler "işte bahtın!"
Bir bakışı vardı ki sanırsın ki düşmandım
Daha bir ay geçmeden doğduğuma pişmandım
Üç aile on nüfus ve daracık bir alan
Huzurluyduk desem de, herkes bilir ki yalan
Neşe çehreye haram, fakirlik diz boyuydu
Talihimin karası katrandan da koyuydu
Çok şey karaborsaydı; çay, şeker, aygaz tüpü...
Milletçe kuyruktaydık, milletçe sinir küpü.
Bakkala yağ çekerken iki kalıp yağ için
Mukadderat sanırdık; sormazdık yokluk niçin
"Tıs"ladıkca musluklar su taşırdık çeşmeden
Maharetti yürümek çamura hiç düşmeden.
Sanki yetmezmiş gibi onca yokuş, nice dik
Birgün baktım ki babam hüzünlü, başı eğik
Çökünce yamacına anlattı sebebini
Yuvamızı yaparken borç delmişti cebini!
Kanıp anlatılana "çaremiz tek" demişti
Uzağa... çok uzağa gitmek gerek demişti
Doldurup düşlerini eskice bir valize
Vizesini alınca veda etmişti bize
Ayrılığın adresi Sirkeci´nin garıydı
Gözlerimi yaşartan ayrılık rüzgârıydı.
O’na sürgündü hayat, bize zehirdi yemek
Meğer böyleymiş demek, ağlarken gülümsemek.
Üç beş kuruş artırıp hemen dönmekti gaye
Farklı bir şekil aldı hüzünlü bu hikâye;
Anam ve dört yavrusu; yarı tok yarı açtık
Henüz yaşımız küçük, ilgisine muhtaçtık.
Cimri gaz lambamızın sevmesekte isini
Bir avuç ışık için çekerdik kaprisini
Ne kadere küs oldum, ne azmimi yitirdim
Onca yokluk içinde liseyi de bitirdim.
Yoksula yarış çetin, yüksek okul masaldı
Oysa ilk imtihanda puanım Siyasal’dı.
Anamın sayesinde nice engel aşmıştım
Yetmişli senelerin sonuna yaklaşmıştım
Nasıl bilebilirdim neşe kısa sürecek
Vebalı bahtım yine yüzüme öksürecek
Mevsimler denizinde yaz beklerken oltaya
Suratsız bi general kış yazmıştı rotaya
"Kavgam var" deyip birgün, demokratik düzenle
Düşman etti kardeşi kardeşine özenle!
Darbeye zemin için kan akmalıydı; aktı
Kin ve nifak tohumu kalplerde iz bıraktı
Komşu komşuya düşman, kaderine asiydi
Kahveler, gazeteler, giysiler siyasiydi.
Karşılığı kurşundu barışa davetlerin
Failleri meçhuldü seri cinayetlerin.
Evlere hakim olan can korkusu, kederdi
On yaşında veletler mahallede "lider"di!
Sanıyorduk kaderdi; kanıksamıştık zira
Kan kanla yıkanıyor, kapanmıyordu yara.
Hava karlı ve puslu, "kurşundan da ağır"dı
Babam bilet gönderip Almanya’ya çağırdı.
Veda günü anama sıkı sıkı sarıldım
Sanırım o gün ilk kez talihime darıldım
"Benim beklenen adam, yaraya derman hekim"
Diyerek başa geçti bir general "netekim".
Berlin’e vardığımda her yer bembeyaz kardı
Almanya büyük devlet, lakin gönlüme dardı.
Bir tek hedefim vardı; saçıma düşmeden ak
Bitirip okulumu, sürgünü kısa tutmak!
Kaptırıp gayretimi hayalimin hırsına
Üç ayımı harcadım yabancı dil kursuna
Eksik fazla demeden Alman’ın akçesine
Çalıştım, katkı sundum aile bütçesine
Her semester sonunda alıp geçer puanı
Veriyordum sırayla her dersten imtihanı
Gençlik şelale gibi içimde coşuyordu
Akrep bitkin, yelkovan ardımdan koşuyordu
Futbol kara sevdamdı, belki de tek zaafım
Yâd eder yıllarımı yüzlerce fotoğrafım
Sahaya ayak atsam gören kartal sanırdı
Kuşlar kaleye baksa eminim kıskanırdı
Forvetin şutlarını tam doksandan alırdım
Her uçuşta havada on dakika kalırdım
.
Mevsimin yazı da var, günler uzun, ak ama
Yalnızlık sülük gibi yapışmıştı yakama
Bir nevbahar sabahı güzel olunca hava
"Belki son fırsat" deyip çıktım zorlu bir ava
Fazla vakit geçmeden keklik ovaya kondu
Yayım tek atımlıktı; bu fırsat ilk ve sondu
Arlanıp yazmasam da buraya birkaç satır
Parmağımdaki yüzük sonucu hatırlatır
Geç de olsa bulmuştum gönlümün perisini
Halden anlayın dostlar, sormayın gerisini...
O’dur ilham kaynağı her dizemin hecemin
Ay’ı O yıldızı O her mehtap her gecemin
Gündüzümün güneşi solar, üzülür O’nsuz
Bir sevdadır içimde; uçsuz bucaksız... Sonsuz...
Tebessümün anlamı gözlerinde saklıdır
Bir hata varsa, benim, O ise hep haklıdır
...
Ne zaman güneş ile az ısınsa içimiz
Bulutlar gölge eder, solardı sevincimiz
Talih tekerrür etti; derdi vardı babamın
Tesellisi zor işti, canı çıktı çabamın
Dile tesbih olsa da "dünya hayatı yalan"
Hayalinde ev vardı; geniş... bahçesi olan
Değişik semtler gezip nice muhitler aştı
Nitekim çok geçmeden hedefine ulaştı
Termal’e demir atıp yuva yaparken kıştı
Döneriz zannederken malesef yanılmıştı
Üç kat koca bir teras ve içinde iki can!
Sonuç yine yalnızlık, akıbet yine hüsran
Hüzün derdi anbean; yön dönülmez tek yöndü
Soğuk bir kış akşamı ışıklar hepten söndü...
...
Şimdi yorgun ve bîtap gün sayarken zamandan
"Demir almak" üzere hayatım bu limandan
Hüzzam idi bahtımın çaldığı tüm ezgiler
O yüzden böyle derin yüzümdeki çizgiler
Yıllarım kördüğümdü yollarım ince Sırat
Anlatacak şey çok da... Gerisi teferruat...
Sözün özü; ne etsek kader boyun eğmiyor
Emin olun bu dünya onca hırsa değmiyor...
Mecit Aktürk
Doğarken önümde buldum eleği
Unumu elerken dikendi yollar
Hesaba katmadım mahir feleği
Düşleri belerken tükendi yıllar
Saatler kurmuştum gençlik çağıma
Köz taşıdı hergün can otağıma
Issız gecelerde gönül dağıma
Hüzün çiselerken tükendi yıllar
Bilsem de, vermedim ele sırrını
Ne kalbini kırdım ne hatırını
Hatır sordu diye kör satırını
Bahtıma bilerken tükendi yıllar
Hırs gedik açsa da kul yapısında
Hiç gözüm olmadı han tapusunda
Suçlu belli iken; naz kapısında
Affımı dilerken tükendi yıllar
Süsleyip sayısız bahanesini
Zerketti ruhuma şer çilesini
Her sebep sordukça bir sillesini
Yiyip, sendelerken tükendi yıllar
Her eyvâhım, âhım feryat sayılsa
Çok şey değişirdi sesim duyulsa...
Nevbaharlar için küçük de olsa
İhtimal var derken tükendi yıllar
Ne fırtına, kar da, ne bora, tipi
İflahımı kesen ömrümün dibi
Sanki borçlu yine benmişim gibi
Hesabı öderken tükendi yıllar
Olmasa da vicdan, azıcık vefa
Gelir sandım birgün belki insafa
Õyle muhtaçtım ki güzel bi lafa
Teselli beklerken tükendi yıllar
Kayıtsız kalınca her endişeme
Çekildim sessizce kuytu köşeme
Her yanı yıpranmış yırtık neşeme
Yamalar eklerken tükendi yıllar
Hoş gelse de göze kristal nakış
Yelkovan azdıkça inletiyor kış
Her yolun sonunda hep aynı yokuş
Dizlerim titrerken tükendi yıllar
Olsaydı söylerdim bir tek artısı
Ne kaprisi bitti, ne sarkıntısı
Yolda neşe buldum; haz kırıntısı!
Özenle gizlerken tükendi yıllar
Saklamak beyhude, çektiğim ayan
Izdırap büyükse dayanmıyor can
Zamanla bir olup hergün anbean
Kabre sürüklerken tükendi yıllar
Vardım Aşiyan’a elde kürekle
Dediler erkendir, sıranı bekle...
Dar omuzlarımda taşınmaz yükle
Âh edip inlerken tükendi yıllar
Kilidi zorlarken son damla yaşım
Çözdüm kördüğümü, dindi telaşım
Simli aynalardan kadim sırdaşım
Mazim gülümserken tükendi yıllar
İsyan et dese de içimdeki ben
Müdahele etti tevekkül hemen
Hayat gemisinde Hakk’taydı dümen
Rotayı izlerken tükendi yıllar
Edilmez...Etmedim hikmeti sual
Demedim niye ben, bendeki bu hal
Bendim fânî olan, fânî bu mahal
Nefsi örselerken tükendi yıllar
Ömür bir tiyatro, çok şölen gördüm
Hem bahar sarhoşu, hem gülen gördüm
Aynaya baktıkça üzülen gördüm
Anamı özlerken tükendi yıllar...
Düştüm düşlerimde bir can izine
Yorgun bedenimi serdim dizine
Bakıp doya doya şefkat yüzüne
Ninniler dinlerken tükendi yıllar
Haz cana kaçaktı yaz bana sürgün
Her nefes bedeli ödenmez yekûn
Gözyaşı rahmetmiş; gür yağdı bugün
Biraz serinlerken tükendi yıllar.
Şiirler okudum, süzdüm gazeli
Bir hâl oldu bana yalnız gezeli
Muhtevası acı, yanık dizeli
Ağıtlar söylerken tükendi yıllar
Yapsam da hükmünün neyse gereği
Rabbime havale ettim feleği
Eledim unumu astım eleği
Son lokmamı yerken tükendi yıllar
*
Meziyetse kırmak kalbimi kanat
Alacağın olsun ey mukadderat!...
Mecit Aktürk
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.