3
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
53
Okunma

Gecenin hüzzam tenine değdi dilsiz çığlıklarım,
Gölgeli bir çağdan geçtim, sırtımda kırık inançlar...
Fırtına ıslıklarında yoruldu adımlarım, sustu içimdeki çocuk.
Döküldü uykularım gecenin bağrından dökülen harflerle.
Ben ki karanlığın kasıklarına zehrini damıtan bir sürgün
Kuruyan bağlarımı yaktım da geldim senin külle kaplı kapına.
Bak yüzüme, hangi vakit tutacak ellerin bu kederli ellerimden?
Söyle, hangi rüzgar savuracak üstümdeki bu kangren yalnızlığı?
Eğriti masallardan çıktım,
Kendi yangınımın külleridir üstüme yağan...
Uzak çağlardan ulaştı içimdeki yaralı ses;
Senin bir adın uçurumdu, bir adın tenhadaki al karanfil.
Gözlerinde bir güneş doğardı ki buğday kokardı bakışların,
Efil efil sallanırdı teninde göçmen kuşların kanadı.
Ah bu sert yokuşlar, nefessiz bırakan bu nedensiz sevdalar...
Bırakır insanı yollarda bir başına, yalınayak ve yapyalnız.
Savurur ömrü bir yaprak misali belirsiz iklimlerin kuytularına...
Adanmış bir topraktın sen; bereketli ve ulu.
Ben ise o toprağın koynunda vahasını arayan bir seyyah...
Geldim işte; sesine su olmak, gölgene sığınmak için.
Dokun yüzümdeki hüzünlü yüzüme, keşfet kendini bende.
Boşuna değil biliyorum kendini bir sığınak sanışın,
Boşuna değil benim de bir rüyaya böyle aldanışım...
Bütün yollar sana çıkıyordu, bütün uykusuzluklar sana;
Döküldü terimin tuzlu okyanusu aşkının kıblegahına.
Mavi karanlık bir gecede vardım senin mülteci kıyılarına.
Ah senin bu intihar hallerin, benim bu biçare çaresizliğim...
Göm beni gamzelerine, eksileyim bir ömür teninin sıcaklığında.
Kuşların arasından vurulan bir sevdaydı sanki zaman;
Saçlarının kokusuyla harmanlanırdı toprağın kokusu.
Veremli şarkılar eşliğinde gezindim ben yedi düveli,
Solgun bir gökyüzü taşıdım gittiğim her yabancı kente.
Geldiğim yerlerde üşüyen bir bahar vardı, içime kaçan kırmızılar...
Yamalı düşler peydahladım sensizliğin o karanlık rahminde. Nefesin eksilince nefesimden, durdu zamanın kırık çarkı.
Yanık ağıtlar yükseldi göğe dilsiz çığlıklar arasından...
Yorgundum ben, bütün dünyanın enkazında tek başıma.
Geldiğim yerde küçüktüm, henüz değmemişti acı tenime;
Şimdi solumda kanayan yaralarım var, sığmaz hiçbir tarihe.
Bir ömür harcandı belki de sadece bir tebessümün uğruna;
Savruldu ömrümün külü fırtınalı ve kimsesiz sokaklara...
Yamalı bir manto gibi taşıdım üstümde bu viran kenti.
Mühürlü topraklardan duyuldu yakarışım; kimse duymadı.
Kırıldı inancım her defasında, eksildi içimdeki o son ışık.
Bir kadın vurulur kuşların arasından, kanı karışır toprağa;
Ve bir adam ağlar dilsiz, hüzzam makamında.
Bir gecede gömülür bütün hatıralar mülteci maviliklerin derinliğine;
Ne bir iz kalır geriye ne de sığınacak bir liman...
Sadece bir çığlık kalır, göğün yüzünde asılı duran.
Hangi vakit tutacak ellerin ellerimden, hangi karanlıkta?
Tuz akıttım terimin okyanusundan senin kuru topraklarına.
İntihar hallerin vardı senin, benimse kırık kanatlarım...
Bırak aksın gece, bırak dökülsün saklı harfler dillerden;
Biz ki iki ayrı yalnızlığız aynı kırık aynada yansıyan,
Biz ki kendi korunda kavrulan iki yalnız yolcu...
Ne bağımız kaldı yakılmadık ne de sığınacak bir kuytu;
Kaldık işte öylece, gecenin kasıklarında bir başımıza.
Şimdi dur ve bak yüzüme, söyle kaç mevsim geçti üstümüzden?
Hangi yanık yankı geri getirebilir eksilen o saf nefesimizi?
Yorgunum ben, dünyanın enkazı ortasında.
Al beni göm gamzelerine, eksileyim ve bitsin bu hüzünlü yol.
Dilsiz kentlerden geçtim, veremli şarkılar bıraktım arkamda;
Sana geldim, gölgeli bir çağdan dökülerek sana vardım.
Hadi dokun yüzümdeki yüzüne, keşfet kendini bende son kez;
Bırak erisin bu karanlık, dökülsün şafağın ilk kızıllığına...
Cemre YAMAN
5.0
100% (4)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.