0
Yorum
5
Beğeni
0,0
Puan
50
Okunma
Bir çağın alnında karardı bütün saatler
Takvimler günlerini göç yollarında yitirdi
Kervanlar gölgelerini çöllere emanet etti
Taş, damarında sakladığı suyu inkâr ederken
İçte büyüyen şey kendi adını aşındırdı
Rüzgâr dağların ağzından sürgün haberleri taşıdı
Kökler toprağın altında gizlice yön değiştirdi
Bir nar, mevsimsiz çatlayıp gecenin avcuna kanadı
Turnalar göğün hafızasında yollarını şaşırdı
Ufuk, kendine varamayan bir menzile dönüştü
Bir hüküm geçti dünyanın görünmeyen tarafından
Teraziler şaştı, kefeler ağırlığından utandı
Küller ateşi değil, ateşten kalanı anlattı
Kapılar mühürlendi, eşikler yine de aşındı
Bazı yollar yürünmeden insanın içinde uzadı
Kuyular derinliğini unuttu, ipler çürüdü
Sarnıçlarda bekleyen su bile susmayı öğrendi
Bir kandil, kendi karanlığına eğilip söndü
Duvarlar içlerinde sakladıkları sesi büyüttü
Sessizlik, söylenmiş her sözden daha ağır kaldı
Henüz kıyam görmemiş yürek sükûneti marifet sanır
Henüz sürgün bilmeyen ruh memleketi duvar bilir
Henüz dara çekilmemiş söz kendini hakikat sanır
Henüz kendi mahşerinden geçmemiş ömür hesabı kolay bilir
Henüz yoklukla tartılmamış sevda, ağırlığını kendinden bilir
Oysa her şey bir eksilmenin içinden öğrenir aslını
Cevher ateşte, tohum karanlıkta, sabır darlıkta sınanır
Çınar köklerinden değil, gömdüğü fırtınalardan yaşlanır
Dağ dediğin biraz da içinde susturduğu zelzeledir
Harabe, çoğu zaman görünmeyen yerden başlar
Nice kubbeler çöktü de yankıları ayakta kaldı
Nice hükümdarın mührünü adsız bir toprak çürüttü
Surlar yıkıldı, burçlarda nöbet tutmayı sürdürdü rüzgâr
Bir devrin sesi çekildi, taşlarda uğultusu kaldı
Toprak bile unutmadı üzerinden geçen vedayı
Çünkü ayrılık yalnız iki menzilin arasına düşmez
Bazen bir kelimenin manasından harfleri sürgün eder
Bazen aynayı bırakır da sureti dünyadan çeker
Bazen aynı göğün altında iki vakti birbirine yabancı kılar
Ve bir ömür, kendi içinde ulaşamadığı yere göçer
Öyle zaman olur ki ırmak yatağından utanır
Su çekilir, çakıllar eski serinliği sayıklar
Bağ bozulur, asmanın damarında üzümün hatırası kalır
Bir değirmen dönmeyi bırakır, taşında buğdayın sesi yaşar
Yokluk, dokunduğu her şeye kendi lisanını öğretir
Gecenin de bir hafızası vardır; yıldızlar bundan titrer
Ay, her hilâlde biraz eksik doğar eski hesabından
Fecrin kapısında karanlık son gölgesini bırakır
Şafak sökünce bütün geceler sabaha varmış sayılmaz
Bazı karanlıklar güneş doğduktan sonra derinleşir
Ne kadar saklansa da vebal, sahibini gölgesinden tanır
Ne kadar örtülse de yara, mevsimini içeriden bekler
Bir ah boğazdan çıkmazsa kemiğe iner, orada çoğalır
Bir söz söylenmezse susmaz; kanın içinde kendine yol arar
Suskunluk, bazen dile gelmeyenin ömrünü uzatır
Sonra vakit gelir, bütün teraziler yeniden kurulur
Altının ayarı bozulur, mühür sahibini tanımaz olur
Tahtlardan geriye toz, hükümlerden birkaç çatlak kalır
Bir ömür, toprağın hafızasında tek çizgiye incelir
Rüzgâr son hükmü taşların yüzünden sessizce okur
O vakit yolların neden menzile küstüğü anlaşılır
Dualar gökten çekilir, insanın içine ağır ağır çöker
Bir eşik, ardındaki evden daha uzun yaşar
Göçen kuşların ardından gökyüzünde görünmez bir boşluk kalır
Her kayıp, giderken dünyadan kendine ait olandan fazlasını söker
Bir gün isimler çekilir, suretler toprağa karışır
Sözün kabuğu dökülür, manası kemiğin içine işler
Saatler susar, takvimler son gününü de yitirir
Dünya, taşıdığı bütün sesleri sessizliğe teslim eder
Yarım kalan ne varsa, tamamlanmış olandan daha inatçı yaşar
Hatıra bundandır belki, mezara razı gelmez
Ses, duvar yıkılsa da odanın karanlığında dolaşır
Yol kapanır; ayak izi toprağın altında yürümeyi sürdürür
Ateş söner; kül, yıllarca sıcaklığın vebalini taşır
Yokluk, boş bıraktığı yere kendinden bir ömür diker
Artık menzil ne bir kapıdır ne varılmış bir yer
Yollar tükenir, yürüyüş insanın içinde devam eder
Dünya yerli yerinde durur; yön duygusu yerinden sökülür
Dönüşe ayrılan bütün izleri sessizce örter zaman
Ve sürgün, gidilecek yer kalmadığında değil,
dönülecek iç kalmadığında başlar.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.