0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
38
Okunma

Yaralı yüreklerimizde
topladık kırıklarımızı;
avuçlarımızda çoğalan
ince bir cam sessizliğiyle.
Her parça
bir zamanlar bizdik:
bir gülüşün kıyısı,
yarım kalmış bir cümlenin
içimizde donmuş yankısı.
Eksildik.
Göğe savrulan kül gibi
kendimizden uzaklaştık.
Bir yanımız geceye karıştı,
bir yanımız
eski bir ışığın peşinde kaldı.
Rüzgâr
adımızı taşımadı artık.
Taşlar, yüzyıllık suskunluklarını
omuzlarına alıp sustu.
Kelimeler
dilimizin ucunda kanayan
küçük kuşlara dönüştü.
Sonra dağıldık—
göğün kırılmış aynasında
birer yıldız parçası gibi.
Düştük.
Her düşüşte
biraz daha derine,
biraz daha kendimize.
Gölgeler
omuzlarımızda büyüdü.
Zaman,
çatlamış bir saat gibi
aynı ânın içinde
durmadan durdu.
Gözlerimiz
gecenin nabzını dinledi.
Dudaklarımız
söylenmemiş sözlerin
külünü taşıdı.
Tam o sırada,
karanlığın en dip yerinde
ince bir titreşim—
bir ışık.
Kırıkların arasından
suya vuran ay gibi
sessizce sızan,
kimsenin adını koyamadığı
küçük bir sabır.
Elimizi uzatmadık ona.
Çünkü bazı ışıklar
yaklaşınca değil,
bekleyince büyür.
Ve bekledik.
Acının içinden geçtik.
Sessizliği giydik
bir gece elbisesi gibi.
Kaybın kapısında
uzun süre bekledik.
Sonra anladık:
Her kırık
karanlığın bir yerinden
ışık alıyordu.
Her yara
içinde sakladığı
küçük bir gökyüzünü
yeniden açıyordu.
Biz,
kendimizi tamamlamak için değil,
kırıldığımız yerlerden
ışık sızsın diye
yeniden doğduk.
Şimdi biliyoruz:
Gece,
ışığın yokluğu değil;
ışığın
kendine bir yol aradığı
en derin yerdir.
Ve biz—
kırıklarımızla,
eksiklerimizle,
içimizde hâlâ titreşen
o küçücük ışıkla—
gecenin içinde
sessizce
ışıldıyoruz.
Meltem Kınıc
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.