0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
39
Okunma
Şehrin ışıkları parlıyor yıldız yıldız,
Benim gecem, göğsüne tutulma düşmüş bir gökyüzü.
Ay, kırık bir kadehten dökülen gümüş gibi,
Sessizliğin alnına ince bir hüzün sürüyor.
Rüzgâr, unutulmuş mektupların sararmış sesini taşıyor;
Kaldırımlar, ayak izlerimden dökülen yalnızlığı içiyor.
Her sokak, içime gömülmüş bir mezar taşı,
Her köşe, adını saklayan suskun bir kuyu.
Yüreğimde göç eden turnalar bıraktın,
Kanatlarından dökülen sonbahar hâlâ içimde.
Gözlerim, kıyıya ulaşamayan iki deniz feneri,
Işığı kendine yetmeyen bir gecede tükeniyor.
Zaman, pas tutmuş bir kemanın kopuk telinde,
Ağır ağır kanayan bir ezgiye dönüştü.
Sensizlik, içimde kök salmış siyah bir sarmaşık;
Nefes aldıkça kaburgalarıma geceyi örüyor.
Şehrin ışıkları parlıyor yıldız yıldız,
Oysa ben, sönmüş bir takımyıldızın son kıvılcımıyım.
Gökyüzü avuçlarımdan kum gibi akarken,
Adın, küle dönmeyen tek kor olarak kalıyor.
Bir martı geçti içimin denizinden,
Kanadında kavuşamayan bütün mevsimler vardı.
Ben, kıyısı kaybolmuş bir okyanusun sessiz gemisi;
Pusulası sen olan, limanını sonsuza dek yitirmiş.
Ve şimdi biliyorum...
Bazı ayrılıklar toprağa değil, zamana gömülür.
Bazı sevdalar ölmez; yalnızca taş kesilir.
Ben de göğsümde çatlamış bir yıldızı taşıyorum;
Her gece biraz daha göğe, biraz daha sana dönüşerek...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.