2
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
55
Okunma
Gece, şehrin üzerine ağır ağır çökmüştü.
Yağmur saatlerdir yağıyordu. Sokak lambalarının titrek ışıkları, ıslak kaldırımlarda uzayıp kısalıyor; sanki şehir de benim gibi bir şeylerden kaçmaya çalışıyordu.
Pencerenin önünde oturmuş, elimde yarım kalmış bir kadehe bakıyordum.
Kadehte şarap vardı.
Ama ben şarabın tadını almıyordum.
Çünkü o gece içtiğim şey şarap değildi.
Hicrandı.
Bir yudum aldım.
Boğazımdan aşağı inerken içimi yakan şeyin alkol değil, senden kalan yokluk olduğunu anladım.
Pencereye yaklaşıp dışarı baktım.
Yağmur gökyüzünü delercesine yağıyordu. Her damla, gecenin sessizliğine saplanan bir hançer gibiydi.
Bulutlar ağlıyordu.
Ben ise susuyordum.
Çünkü bazı acılar vardır; insan onları anlatmaya başladığında daha çok kanar.
Masaya döndüm.
Önümde beyaz bir kâğıt vardı.
Kalemi elime aldım.
Seni yazmak istedim.
Adını yazdım.
Sonra sildim.
Yeniden yazdım.
Yine sildim.
Kalem yoruldu elimde, ama ben seni yazmaktan vazgeçemedim.
Mürekkep, kâğıdın beyazlığında açılan yaralara benziyordu.
Bir süre sonra elim titremeye başladı.
Gözlerimden süzülen yaşlar kâğıdın üzerine düştü.
Her damla, sanki adını fısıldıyordu.
Başımı ellerimin arasına aldım.
Bir yanım seni çağırıyordu.
Bir yanım ise susmam gerektiğini söylüyordu.
Aklım ruhuma sığmıyor, ruhum bedenime ağır geliyordu.
İçimde öyle büyük bir fırtına kopuyordu ki hiçbir liman beni kabul etmiyordu.
Ne gece susturabiliyordu içimdeki uğultuyu…
Ne de sabah, gözlerimdeki karanlığı alıp götürebiliyordu.
Sen giderken kalbimin ortasında bir ateş bırakmıştın.
Dokunamıyordum.
Söndüremiyordum.
Sadece yanıyordum.
Günler geçti.
Haftalar geçti.
Mevsimler değişti.
Ama içimdeki yangın hiç değişmedi.
Bir zamanlar ellerimde bahar vardı.
Şimdi ise aynı eller, gecenin soğuğunda üşüyordu.
Çünkü sen yalnızca hayatımdan gitmemiştin.
Benden, sana ait olan tarafımı da götürmüştün.
Kalbimde kocaman bir uçurum bırakmıştın.
O uçurumun üzerinde ne bir köprü vardı artık ne de geri dönüş yolu.
Bazen o uçurumun kenarında saatlerce duruyor, aşağıya bakıyordum.
Düşemiyordum.
Ama çıkamıyordum da.
Sanki hayatımın bütün yolları aynı yere çıkıyordu:
Sana.
Sonra bir gece yağmur yine başladı.
Aynı pencerenin önünde oturdum.
Aynı sokak lambalarını seyrettim.
Aynı sessizliği dinledim.
Fakat bu kez bir şey farklıydı.
Yağmur dinmeye başlamıştı.
Şehir yavaş yavaş susuyordu.
Ben de kadehimi masaya bıraktım.
İlk kez o gece, senden kalan acıyla baş başa kalmaktan korkmadım.
Çünkü anladım ki bazı yaralar iyileşmez.
İnsan yalnızca onlarla yaşamayı öğrenir.
Bazı yangınların dumanı gökyüzüne yükselmez.
Bazı yaraların kanı dışarı akmaz.
Bazı aşklar da ölmez.
İnsan onları toprağa gömemez.
Unutamaz.
Sadece kalbinin en sessiz yerine saklar.
Ve ömür boyunca…
Kimse görmeden,
kimse duymadan,
sessizce yanar.
O gece kadehimi son kez elime aldım.
Bir yudum sen vardı içinde.
Bir yudum yokluğun.
Gözlerimi kapattım.
Sarhoş olmadım senden.
Sarhoş oldum sensizliğine.
Sonra pencereyi açtım.
Yağmurun ardından gelen serin hava yüzüme vurdu.
Gökyüzünde bulutların arasından küçük bir yıldız görünüyordu.
Belki sen değildin.
Belki hiçbir zaman olmayacaktın.
Ama o yıldız bana şunu öğretti:
Bazı insanlar hayatımızdan gider.
Fakat bıraktıkları izler gitmez.
Bazı vedalar kapıyı kapatır.
Ama insanın içinde başka bir kapı açar.
Ve bazı aşklar…
Bitti sanıldığı yerde değil,
insanın sustuğu yerde yaşamaya devam eder.
Ben o gece seni uğurlamadım.
Sadece içimde kalan seni susturdum.
Ve kadehin dibinde kalan son damlayla birlikte,
sana dair bütün kelimelerimi de içime gömdüm.
Hicran şarabından içtim yine o gece.
Ama sabaha karşı ilk kez şunu anladım:
İnsan bazen sevdiğini değil, sevdiğinin yokluğunu taşır ömrü boyunca.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.