0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
61
Okunma

Asma kilitle geldim,
açtım köşkün kapısını.
İçeri önce deniz girdi,
Denizde kimdi
Çocukluğum
ardından tuz kokulu rüzgâr.
Toz, güneşin içinde ağır ağır dönerken
duvarlar sustu.
Ama sustukça anladım;
taşın da bir varmış. hafizasi
Bu merdivenlerden
kim bilir kaç çocuk kahkahası
martılara karışıp uçtu.
Kaç yaz ikindisi
çıplak ayaklarla avluya indi,
kaç sonbahar
sarı yapraklarını sessizce bıraktı eşiğe.
Eylüllerde,
Şu pencerenin önünde
bir ressam, akşamı çoğaltmış olmalı;ki
fırçasından damlayan mavi
hâlâ denizin rengini tamamlıyor gibi
Belki ufku boyarken
güneş, son ışığını ona emanet etti.
Avludaki incir ağacı,
bir ihtiyar gibi bekliyor.
Her mevsim biraz daha büyütmüş
gölgesini ve sırlarını.
Dallarında yalnız kuşlar değil,
yılların sessizliği de konaklıyor.
Belki bir şair
geceleri kandil ışığında
dalgaların sesini dizelere çevirdi;
mürekkebi bitince
ayı kalemine ortak etti.
Yazdığı mısralar uçup gitmedi;
gecenin koynunda
yıldızlara karıştı.
Belki bir kemancı
verandada tek başına
uzun bir Rast çaldı.
Deniz sustu o gece,
yalnız dalgalar
yayın titreyen sesine eşlik etti.
Belki mutfaktan
taze ekmek kokusu yükseldi,
bakır tencerelerde
yazın bereketi kaynadı.
Sofraya oturanlar
ekmekten önce şükür bölüştü,
sudan önce gökyüzüne baktı.
Bu koridorlarda
sabahın ilk ışıkları
ince bir tül gibi dolaştı.
Pencereler her gün
başka bir rüzgârı misafir etti.
Hiçbiri birbirine benzemeyen günler,
aynı denize bakarak yaşlandı.
Raflardaki deniz kabukları
yalnız kabuk değildi;
her biri uzak bir kıyının
sessiz selamını taşıyordu.
Bir çocuğun avuçlarından geçmiş,
bir dalganın sabrında cilalanmış,
sonra gelip bu köşkte
kendine bir ömür bulmuştu.
Akşam olunca
begonviller gölgelerini uzatıyor,
yaseminler görünmeyen ilahiler söylüyordu.
Ay, verandaya oturuyor;
yıldızlar usul usul
köşkün çatısına konuyordu.
Gecenin en derin yerinde
hiç kimsenin duymadığı bir saat çalışıyordu.
Tik takları zamanı değil,
ömrü ölçüyordu sanki.
Her vuruşunda
duvarlardan bir hikâye kalkıyor,
sessizce denize doğru yürüyordu.
Ben odaları dolaştıkça
kapılar ardına kadar açıldı.
Sanki köşk beni değil,
ben köşkü hatırlıyordum.
Taşların dili vardı,
ahşabın nefesi,
camların sabrı,
rüzgârın anlatacak bitmez masalları...
Sonra verandaya çıktım.
Akşam yine denize indi.
Ufuk, lacivert bir şiire dönüştü.
Martılar, göğün beyaz imzasını atıp uzaklaştı.
Dalgalar ise köşkün temel taşlarına
bin yıllık bir ninni söylemeye devam etti.
O an anladım ki.
Bazı evler sadece barınak değildir.
Bazı köşkler, denizin hafızasına kurulmuş kütüphanelerdir.
Duvarlarında resimler değil, zaman asılıdır.
Kapılarından insanlar değil, mevsimler geçer.
Pencerelerinden manzara değil, hayat görünür.
Ve her akşam...
Deniz gelir,
rüzgâr eski perdeleri usulca kıpırdatır,
ay verandaya sessizce oturur.
Köşk yine konuşmaz.
Çünkü bazı hikâyeler anlstilmaz
yalnızca dalgaların ritminde,
tuzun kokusunda,
eski ahşabın çatlaklarında
ve gecenin sonsuz sessizliğinde
şiir olmaya devam eder.
Göksel Eryılmaz akyaka mugla
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.