12
Yorum
30
Beğeni
5,0
Puan
239
Okunma
"Bırakın zaman aksın,
Biz dize dize ölümsüzleşen anların peşindeyiz.
Kalemden dökülen her damla,
Yarına kalan bir mirastır."
Zamanı bir ipe dizdim, bütün düğümleri o can yakıcı güne attım.
Bütün saatleri susturdum kalbimde; yelkovanları sızıma çiviledim.
Dünya dönse ne olur, dursa ne fark eder artık?
Sırf o son veda cümlen içimde yankısı dinmeyen bir boşluk gibi devrilsin diye bütün seslere kapattım kendimi.
Kırk kere değişti ağaçların rengi, kırk kere yaprak döktü bu yorgun şehir.
Kırk kere kar düştü yeryüzüne, sonra güneşin kollarında sessizce eriyip gitti.
Oysa benim mevsimim, o hüzünlü eylül akşamında mühürlü kaldı;
Senin avuçlarımda bıraktığın o son sıcaklıkta her şey buz tuttu, her şey dondu.
Aynaya küstüğümden değil bu yüzümü saklayışım, bu kendimden kaçışım;
Gözlerimde senin bakışın eksik, kendi gözlerimde bile artık seni bulamıyorum diye...
Kime "merhaba" desem sesi boşlukta kaybolan dilsiz bir yankı şimdi,
Kime dokunmaya kalksam, parmak uçlarımda bir kış sabahı başlıyor, ellerim buz tutuyor.
Gürültülü, kalabalık bir çarşının tam ortasındayım, hayata geç kalmış biriyim.
Herkes bir yerlere yetişiyor, herkesin yüzünde telaşlı ve yabancı bir hayat var.
Ben ise vitrin camına düşen silik bir yansıma gibiyim; sokağa ait değil, içeriye sığmaz...
Kıpırtısız, öylece seni izliyorum geçmişin aşınmayan sokaklarında.
Sesin... Uçurumun kıyısında, rüzgâra rağmen ayakta duran o narin çiçek.
Gözlerimi yumsam o sessizliğin cazibesine kapılıp derinliklere düşüyorum,
Gözlerimi açsam, o anın genzimi yakan buruk kokusuyla kavruluyorum her nefeste.
Ne varlığınla dolabiliyorum bu dünyaya, ne de yokluğunu sığdırabiliyorum bu odaya.
Yıllar her şeyi eskitir, her acıyı küllendirir diyorlar; inanma, hepsi koca bir yalan.
Sen içimde, kurak toprağa ilk düşen o taze yağmurun sızısı gibisin hâlâ;
Her sabah aynı diri ağrıyla, aynı keskinlikle ciğerlerime dolup kokuyorsun.
Başka hikâyeler yazmışlar adıma, başka hayatların içine sığdırmışlar beni;
Oysa benim hikâyem, senin bittiğin yerde ebedi bir dilsizliğe büründü.
Ben hâlâ, o terk ettiğin limanın kıyısında, tek başıma nöbetteyim.
Ufuk çizgisinde çoktan kaybolan o geminin dumanını, umudu gözlerimde büyüterek...
İçimdeki bu devasa boşluk neden her gün biraz daha büyüyor, neden sığmıyorum dünyaya?
Seni hafızamdan sildikçe mi genişliyor bu oda, yoksa sen mi sığmıyorsun artık ruhuma?
Her nefeste biraz daha sen oluyorum, her hücremde senin o silinmez izini taşıyorum.
Silinmezmiş meğer kalpteki o mühür; hangi suyla yıkasan daha çok parlıyor, daha çok kanıyor.
Zamanın o acımasız eli her şeyi süpürüp geçse de, her şeyi unutturmaya yemin etse de;
Senin bir zamanlar bastığın o kuru topraklarda hâlâ en taze çiçekler açıyor.
Bırak, akmasın bu saatler, varsın dursun hayatın o gürültülü ve anlamsız çarkları.
Kalsın bu ince sızı en derin yerimde, kalbimin en kuytu, en mahrem köşesinde.
Seni unutmanın o soğuk boşluğundansa, bu sessiz sığınakta kaybolup gitmek;
Zaten bu yorgun ömrümün bana bahşettiği en büyük ödüldür.
Ve ben hâlâ, ellerini bıraktığın o can yakıcı anın tam kıyısında,
Yüzüm denize dönük, sırtımda yılların yüküyle beklemeye devam ediyorum.
Sonu gelmeyen bir bekleyişin o sonsuz ve hüzünlü nöbetinde;
Sana dair her izin, her anının en sadık nöbetçisiyim...
Cemre yaman
"Duruşun asaleti, sessizliğin derinliğinde saklıdır."
5.0
100% (17)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.