0
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
89
Okunma
Tunceli’de yıllardır kapanmayan bir dosya var. Ama artık kimse bunun sadece bir dosya olduğuna inanmıyor. Çünkü bu ülkede bazı olaylar soruşturulmaz; yönetilir.
Bir genç kadın ortada yok. Bir aile yıllardır cevap arıyor. Kamuoyu sorular soruyor. Ama devlet dediğimiz mekanizma ne yapıyor? Susuyor. Oyalıyor. Bekletiyor. Ve en önemlisi: Güveni tüketiyor.
Bu ülkede adalet terazisi bozulmadı—bilinçli olarak eğrildi. Çünkü mesele gerçeği bulmak değil, gerçeğin kime zarar vereceğini hesaplamak haline geldi. Eğer bir dosya “yanlış” kapılara dokunuyorsa, o dosya bir anda ağırlaşıyor, kayboluyor, buharlaşıyor.
Herkesin bildiği ama kimsenin açıkça söylemediği o cümleyi artık saklamanın anlamı yok:
Bu düzende güçlüysen, şüphe bile sana dokunmaz. Güçsüzsen, gerçeğin bile bir değeri yoktur.
İddialar büyüdükçe refleks değişmiyor. Şeffaflık yok. Hesap verme yok. Aksine, kalınlaşan bir sessizlik duvarı var. Çünkü bu sistem, hatayı ortaya çıkarmak için değil, hatayı örtbas edebilmek için eğitilmiş gibi çalışıyor.
Kurumlar dediğimiz yapı, artık tarafsız bir hakem değil; güç ilişkilerinin bir uzantısı gibi davranıyor. Hukuk, olması gerektiği gibi herkese eşit uygulanan bir norm değil; kime ne kadar uygulanacağına karar verilen bir araç haline geliyor.
Ve en tehlikelisi şu: İnsanlar artık “adalet yerini bulacak mı?” diye sormuyor.
“Bu işin üstü nasıl kapatılacak?” diye soruyor.
İşte çürüme tam olarak burada başlıyor. Çünkü bir toplumda adalet beklentisi yerini örtbas beklentisine bırakmışsa, orada sadece kurumlar değil, devletin meşruiyeti de aşınmaya başlamıştır.
Tunceli’deki bu olay, bir istisna değilse—ki birçok insan artık bunun böyle olduğuna inanmıyor—o zaman ortada tek tek hatalar değil, sistematik bir sorun var demektir.
Ve sistematik sorunların en tehlikeli yanı şudur:
Onlar düzeltilmez. Onlar ya görmezden gelinir… ya da bir gün her şeyi çökertecek kadar büyür.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.