25
Yorum
40
Beğeni
5,0
Puan
253
Okunma
Küçüktük…
Dizlerimiz toz, avuçlarımız gökyüzü kokardı,
Köy yerinde zaman bile yavaş yürürdü,
Sanki biz büyümeyelim mi ne…
Caminin serin taşlarına basardık ürkekçe,
Alıştıra alıştıra amcası, alıştıra alıştıra…
Saf tutmayı oyunla ibadet arası bir yer sanırdık.
Koşmayı ve yaramazlık yapmayı bunun bir parçası gibi.
İmamın sesi göğe yükselirken,
Biz biraz daha yeryüzünde kalırdık.
Tam o vakitlerden, ezan okunmuş…
Saflar dizilmiş ve biz en arka saflarda.
Duvara asılı o eski saat, ah o saat…
Bir başladı ki sanki konuşmaya…
Dın…
Dın…
Dın…
Bir ses değil, bir kıpırtıydı içimizde,
Bir dürtü, bir masum kaçamak…
Göz göze gelirdik o an birbirimizle,
Ve tutulamazdı artık dünya gülüşümüzde.
Gülmek…
Hem de öyle bir gülmek ki,
Sanki içimizdeki bütün kuşlar
Aynı anda kanatlanırdı da uçmak isterdi…
Cemaatin ciddiyetiyle
Bizim çocuk kalbimiz çarpışırdı,
Ne hoca susturamazdı, ne cemaat,
Ne de biz kendimizi susturamazdık.
Namaz bitti…
Ama bizim gülüşümüz bitmedi.
Sonra da topuk dışarı…
Belki de o gün,
En çok biz vardık o camide.
Şimdi düşünüyorum da…
O dın dın saatler mi sustu,
Yoksa biz mi fazla ciddileştik?
Hangi rüzgâr aldı o gülüşleri,
Hangi zaman örttü üstünü o saf neşenin?
Çocuklar hâlâ var…
Ama o çocukluk yok sanki.
Camiler yine dolu belki,
Sesler yine yükseliyor belki göğe,
Ama kimse içinden taşan bir gülüşle
O samimiyetle dolduruyor oraları.
Biz neyi kaybettik?
Bir saat sesi mi,
Yoksa kalbimizin en temiz yerini mi?
Ah o gün…
Gülmekten utandığımız değil,
Gülerek büyüdüğümüz gündü.
Ve şimdi…
İçimde bir yer hâlâ
Dın…
Dın…
Diye çalıyor.
ALİ RIZA COŞKUN ©
5.0
100% (30)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.