1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
148
Okunma

Ben artık “beş dakika” lafını duyunca eskisi gibi düşünemiyorum.
Çünkü bazı kadınlar için beş dakika sadece bir zaman ölçüsü değil. Bir uçurum. Bir kırılma. Bir ölüm aralığı.
Haberleri açıyorum. Yine aynı cümle:
“Bir kadın daha öldürüldü.”
Sonra spiker başka habere geçiyor. Hava durumu, ekonomi, trafik… Dünya hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyor.
Ama ben o cümlede takılı kalıyorum.
Çünkü ben biliyorum.
O kadın bir anda ölmedi.
Bir anda kimse ölmez zaten.
Önce korku girer hayatına.
Sessizce.
Kimse fark etmeden.
Sonra tehditler gelir.
Başta küçük gibi görünür. Bir bakış. Bir söz. Bir kapının sert kapanışı. Bir telefonun gece yarısı çalması.
Sonra yavaş yavaş büyür.
Bir kadının omuzlarına çöker o korku.
Yürürken arkasına baktırır.
Kapıyı kilitleyip kilitlemediğini üç kez kontrol ettirir.
Telefona gelen her bildirimde kalbini hızlandırır.
Ama dışarıdan bakınca hayat normal görünür.
İnsanlar işe gider.
Otobüsler kalkar.
Kafelerde kahve içilir.
Dünya her zamanki gibi döner.
Ve tam da bu yüzden kimse fark etmez.
Birileri duyar ama susar.
Birileri görür ama bakmaz.
Birileri bilir ama karışmaz.
“Bizi ilgilendirmez.”
“Aile meselesi.”
“Onların arasında.”
Bu cümleler söylenirken kimse fark etmez ama aslında başka bir şey büyür.
Sessizlik.
Duvarlar kadar kalın, gece kadar ağır bir sessizlik.
O sessizlik evlerin içine yerleşir.
Koridorlarda dolaşır.
Kapıların arkasına saklanır.
Bir kadının yalnızlığını büyütür.
Sonra bir gün o beş dakika gelir.
Bir kapının ardında bir kadın vardır.
Belki bağırıyordur.
Belki yardım istemeye çalışıyordur.
Belki sadece nefes almaya çalışıyordur.
Belki de kimse duymasın diye sesini bile çıkaramıyordur.
Çünkü bazı korkular bağırmayı bile unutturur insana.
Ve dışarıda bir dünya vardır.
Kulaklarını kapatan bir dünya.
Ben bazen düşünüyorum… belki de o kadınları öldüren sadece o adamlar değil.
Belki onları öldüren şey biraz da bizim gecikmemizdir.
Bir kapıyı çalmaya geç kalmamız.
Bir telefona sarılmaya geç kalmamız.
Bir kadının gözlerindeki korkuyu ciddiye almaya geç kalmamız.
Bir şeylerin gerçekten kötüye gittiğini kabul etmeye geç kalmamız.
Sadece beş dakika.
Beş dakika önce biri kapıyı çalsa ne olurdu?
Beş dakika önce biri polisi arasa ne olurdu?
Beş dakika önce biri “dur” diye bağırsaydı ne olurdu?
Belki hiçbir şey değişmezdi.
Belki yine aynı son olurdu.
Ama belki de bir kadın hâlâ yaşıyor olurdu.
Belki ertesi sabah uyanıp penceresini açardı.
Belki işe giderdi.
Belki arkadaşına mesaj atardı.
Belki bir gün daha yaşardı.
Bir gün bile bazen bir ömür kadar değerlidir.
Ama biz o beş dakikayı hep kaybediyoruz.
Her seferinde.
Her haberde.
Her kadında.
Ben artık buna sadece cinayet diyemiyorum.
Bu bir gecikme.
Bir toplumun korkunç, utanç verici gecikmesi.
Çünkü cinayet sadece o an işlenmez.
Cinayet bazen yıllarca süren bir görmezden gelmenin sonunda gelir.
Bir kadının korkusu küçümsendiğinde.
“Abartıyorsun” denildiğinde.
“Sabret” denildiğinde.
O sabır birikir.
O korku birikir.
O yalnızlık birikir.
Ve sonunda o beş dakikanın içine sığar.
Ben bazen hayal ediyorum.
Bir şehir düşünün.
Bir kadın bağırıyor ve herkes duyuyor.
Bir kapı çarpıyor ve biri gidip soruyor.
Bir tehdit duyuluyor ve kimse susmuyor.
Böyle bir şehirde belki o beş dakika hiç yaşanmazdı.
Ama bizim şehirlerimiz sessiz.
Bizim sokaklarımız kulaklarını kapatmayı iyi biliyor.
Ve beni en çok çaresiz bırakan şey şu:
Her şey bittikten sonra herkes aynı cümleyi kuruyor.
“Nasıl oldu anlamadık.”
Ama ben anlıyorum.
Çünkü o kadınlar bir anda ölmedi.
Onlar, herkesin biraz biraz sustuğu o yerde,
insanlığın geç kaldığı beş dakikanın içinde öldü.
Ve biz hâlâ o beş dakikayı geri alamıyoruz.
Ne kadar bağırırsak bağıralım,
ne kadar yas tutarsak tutalım,
ne kadar öfkelenirsek öfkelenelim…
Zaman geri akmıyor.
Saatler geri dönmüyor.
Kapılar yeniden açılmıyor.
Ve bazı kadınlar için hayat,
sadece kimsenin zamanında gelmediği beş dakikada bitiyor.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.