15
Yorum
36
Beğeni
5,0
Puan
242
Okunma

Gözlerinle değil, yaralarınla oku beni; o zaman gerçek edebiyatı göreceksin.
Şimdi gidiyorsun.
Git.
Ardından kapıları sert kapatma,
Çünkü bazı sesler, cam kırıkları gibi yıllarca ruhun kuytularında kalır.
Ben gidişine alışırım belki,
Ama sessizliğin bıraktığı yankıya nasıl alışılır, bilmiyorum.
Bir insan giderken yalnız valizini değil,
Bir başkasının bütün mevsimlerini, Yeşerecek bütün yarınlarını da yanında götürür.
Oysa ben senden tek bir çiğ damlası istemiştim,
Kocaman bir okyanusun maviliğini sana sunmak için.
Ben içimde büyüttüğüm
Bütün yıldız haritalarına adını yazmaya hazırdım;
Her bir parlak noktada sadece seni görmek için.
Bir ömrü, bir anlık gözlerine bağlamıştım,
Korkusuzca, hesapsızca,
kendi ruhumu feda edercesine.
Sen ise susmayı seçtin;
Sanki suskunluk, bıraktığın en keskin hançermiş gibi.
Ne zaman başladı bu masal,
Hangi ayazda kalbime adını kazıdın,
Hangi fırtına seni bana sürükledi, unuttum.
Anımsamak zor şimdi,
Çünkü hatıralar bile zamanın önyargısıyla taraf tutuyor.
Gülüşünün gölgesi düştükçe içime, Kendi yanan acıma ihanet ediyorum sanki.
Gençtim; içimde kasırgalarım vardı, her an patlamaya hazır.
Dörtnala koşan yaban atları gibi sevdalarım, göğsümde zincir tanımadan.
Yanmayı bilirdim, kor ateşte dans etmeyi, ama küle dönmeyi bilmezdim.
Sen aşka kestirmeden gittin,
Sisli bir patikadan,
Sabırla ilmek ilmek örülen yolları, kıyıya vuran dalgalar gibi küçümsedin.
Bir hayatın özeti kaldı avuçlarımda,
Eksik notalar, yarım kalmış senfoniler..
Ben geleceği sonsuz bir gökyüzü gibi kurarken,
Sen çoktan geçmişin paslı kapılarına dönmeye hazırlanıyormuşsun.
Meğer ben bir destan yazarken,
Sen sadece bir dipnotun tozlu satırındaymışsın...
Şimdi gidiyorsun.
Git.
Bana karanlığın dipsiz kuyusunu öğretmeden,
Bütün ışıklarımı, yıldızlarımı avucundan savuruyorsun.
Bir insan en çok da yarım bırakıldığı viranede üşürmüş, ruhu buz kesermiş.
Ben şimdi tam da oradayım; adının rüzgarıyla titreyen bir boşlukta.
Bu bir yangın değil sadece,
Kendi küllerine dahi inanan sonsuz bir cehennem.
Ayrılığın keskin bıçağına çarpmadan, içimde sessiz cinayetler işliyorsun.
Kalbim her gece mahkemeye çağrılıyor, suçu hep aynı: umutsuzca sevmek.
Oysa ben seni değil, içimdeki o sonsuz ihtimali,
Sana yüklediğim cenneti sevmiştim belki de.
Miras bıraktın koynuma kimsesiz geceleri,
Uykularımı yetim bıraktın.
Sarılmak sandığım şey,
Meğer yavaş yavaş çözülen bir düğüm, bir intihar ipiymiş.
İnsan en çok sarıldığı yerde, Uçurumun kenarında,
Nasıl bu denli yalnız kalabilir?
Ben saçlarını okşadığım zaman, Dünya nefesini tutar sanırdım.
Oysa senin ellerin, çoktan vedanın soğuk izlerine alışıyormuş.
Ellerin öksüz kalırdı diyordum ya, Meğer asıl yetim kalan benim kalbimmiş.
Bir çocuğun kırık oyuncağı gibi, parçalarını toplayamadım içimin.
Gidişin bir eksilme değildi,
Büyük bir sessizlik bıraktı ardında.
Bazı vedalar bağırmaz, yankı yapmaz;
Sadece içten içe çökertir insanı, sessiz bir deprem gibi.
Şimdi gidiyorsun.
Git.
Ardına bakma, çünkü ben bakmayacağım.
Bir sevdanın sonuna gelmek,
Her zaman iki kişilik bir cenaze töreni değildir.
Ben üzerime düşen payı aldım; sevmenin ağır bedelini.
Sen ise gitmenin hafifliğini,
Tüy gibi bir özgürlüğü alıp gidiyorsun.
Ve ben burada kalacağım,
Sönmüş ışıklarımın başında, küllerimle baş başa.
Bir denizi tek bir çiğ damlasıyla bekleyen o genç halimi,
İçimdeki o masum çocuğu yavaşça toprağa gömeceğim.
Ama şunu bil;
Ben yine seveceğim bir gün, o kırık parçalarımla bile olsa,
Fakat bu kez kendimden eksilterek değil,
Her vedadan bir anka kuşu gibi yeniden doğarak...
Cemre yaman
5.0
100% (17)