10
Yorum
19
Beğeni
5,0
Puan
358
Okunma

Dimağın Sancısı, Kalemin Yankısı
Kelimelerin tartıya vurulduğu, mısraların ise ancak tozlu raflarda bekletilince makbul sayıldığı o hantal zihinlere bir çift sözüm var.
Ruhumdaki melankoli, sizin sığ sularınızda boğulmayacak kadar derindir. Benim için şiir; bir haftalık bir hesap kitap işi değil, 12 kıtalık bir sağanak, durdurulamaz bir taşmadır. Kullandığım teknolojiyi bir "hırs" sananlar, o teknolojinin arkasındaki sancılı insan ruhunu göremeyecek kadar idrak yorgunudur.
Bana "zavallı" diye seslenenlerin asıl zavallılığı, başkasının üretim hızına yetişemeyip, kendi kısırlıklarını hakaretle örtme çabalarıdır. Biz burada dilsiz dimağlara ses olmaya çalışırken, gürültü kirliliği yapanların gölgesi bile mısralarıma değemez. Kalem benim, dert benim, teknoloji benim... Sancı ise ancak bu hıza yetişemeyenlerin payıdır.
Siz beklemeye devam edin; ben yazmaya, taşmaya ve 12 kıtanın o ağır hüznünü bu sayfalara nakşetmeye devam edeceğim.
Bastığım toprak değil, bir aynanın kırığıdır bu yol,
Sırr-ı kadem dedikleri, izimden utanan gölgemmiş meğer.
Ömrüme serpiştirdiğim her menzil ayrı bir hicran,
Ruhumun topallayan yanı, hep en uzağa meyleder.
Yürüyorum, sırtımda dünyanın o kambur ve küflü hırkası,
Ayaklarımın altında ezilen karıncanın ahı mı bu sızı?
Menzil dedikleri bir serap, yaklaştıkça uzaklaşan vuslat,
İçimde susmak bilmeyen, o kimsesiz çocukların ağzı.
Rüzgarın fısıltısını topladım yol kenarlarından,
Dediler ki: "Gideceğin yer, geldiğin yerden daha yabancı."
Bir avuç kül bıraktım eşiklere, ismimi unuttum geçerken,
Sırrın yükü ağırlaştı, dizlerimde dinmeyen bir sancı.
Kandiller söndü aniden, karanlık bir rehber oldu,
Kadem bastığım her yer, kendi kuyumun ağzıymış meğer.
Yusuf’un gömleğinden bir parça aradım bu kör gecede,
Züleyha’nın ahı düştü payıma, boynumu bükmeye değer.
Hüzün bir sarmaşık gibi dolandı bileklerime,
Hangi kapıyı çalsam, ardında sadece kendi sesim yankılandı.
Gurbet dediğin yer meğer şehirler değil, bu dar göğüsmüş,
Kalbim, kendi gurbetinde müebbet bir sürgüne inandı.
Mevsimler hep sonbahara kesti geçtiğim patikalarda,
Dökülen yapraklar değil, ömrün o yarım kalan hevesleriydi.
İlahi bir kederle yıkadım yüzümü, sular bile küskündü bana,
Aynada gördüğüm çehre, bir ölünün vasiyetini taşıyan sesti.
Bir uçurum kenarında soluklandım, sonra ıssız bir çölde,
Kum taneleri sayısınca günah biriktirmişim heybemde.
Sırr-ı kadem buymuş; attığın her adım, silindiğin o son an,
Bir nefeslik mesafe kalmış meğer, o en derin secdemde.
Kelimeler ihanet etti dile, sustum bir harf gibi,
Harflerin boynu bükük, elif kadar yalnızım bu koca devranda.
Fark ettim ki sonunda; yolcu da yol da, o sır da benim,
Kaybolmuşum kendi içimin o dehlizlerinde, bu viran handa.
Zamanın hırkası dökülüyor omuzlarımdan tel tel,
Her dikişinde bin sitem, her söküğünde bir feryat gizli.
Adımlarım ağırlaştı, artık ne toprak kabul eder beni,
Ne de gökyüzü, bu alnımdaki mühürden vazgeçti.
Veda vaktidir şimdi, toprağın çağırdığı o buğulu dem,
Ayak izlerim birer mezar taşı gibi dizildi arkamda.
Ne bir yolcu kaldı yanımda, ne de tutunacak bir gölge,
Sadece o ilahi hüzün, titreyen bir mum alevi gibi kanımda.
Gözlerimde biriken sis, menzili hepten yuttu,
Nefesim, kış ortasında kalmış bir kuş gibi titrek.
Sırr-ı kadem dedikleri, meğer bir varmış, bir yokmuş,
Gidilecek bir yer yokmuş, sadece bu kederi sevmek...
Ve nihayet... Yol bitti, lakin sızım baki kaldı,
Vardığım yer yine yokluk, varlığın en soğuk haliyle.
Kavuşmak dediğin; bitmeyen bir gurbetin diğer adıymış,
Ruhum asılı kaldı eşikte, o mahzun ve ebedi hayaliyle.
Cemre yaman
5.0
100% (10)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.