0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
18
Okunma

İlk defa
nereye döneceğimi bilmiyorum.
Yol var önümde ama yön yok,
harita var elimde ama şehir silinmiş.
Çok yorgunum…
Sadece dizlerim değil,
sadece gözlerim değil,
ruhumun en iç odası da yorgun.
Sanki içimde yıllardır açık kalan
bir pencere var
ve oradan durmadan esiyor kış.
Nasıl düzelir insan,
kırık bir saat gibi
hep aynı acıyı gösterirken zaman?
Nereden başlar toparlanmak,
bir ipin ucunu bile bulamazken ellerim?
İçimde bir taş var
adını koyamadığım.
Ne söylesem ağır,
ne sussam hafif.
Her gün biraz daha büyüyor
göğsümün ortasında
yer açmadan, izin istemeden.
Kalabalıkların içindeyim,
sesler var, kahkahalar var,
göz göze gelmeler,
yarım sarılmalar…
Ama ben
hepsinin dışında kalmış gibiyim.
Yanımdalar,
ama sanki bir camın ötesinden.
Dokunamıyorum,
duyuramıyorum kendimi.
Adım var aralarında
ama yokluğum daha gerçek.
Anlaşılmamak,
en sessiz gürültüymüş meğer.
Kalabalığın ortasında
tek başına kalmak,
en derin uçurum.
Her şey üst üste geliyor,
birini atlatamadan diğeri.
Bir nefeslik boşluk yok
omuzlarımın arasında.
Hayat,
hiç dinlenmeden çalan
bir alarm gibi.
Bağırmak istiyorum bazen,
dağlara, duvarlara,
kendime…
Ama sesim çıkmıyor.
Sanki kelimelerim
boğazımda üşüyüp kalmış.
Gitmek istiyorum…
Her şeyi bırakıp uzaklaşmak.
Bir istasyonda inmek,
kimsenin adımı bilmediği
bir sokakta kaybolmak.
Ama nereye?
Hangi şehirde dinlenir kalp?
Ben aslında
çok şey istemiyorum.
Bir omuz…
Sadece biraz hafiflemek için.
Bir çift kulak…
Yargısız, sessiz,
beni benden dinleyecek.
Bir bakış…
“Geçer” demese bile
yanımda kalacak.
Çünkü bazen
insanı ayakta tutan
umut değil,
yalnız olmadığını bilmek.
Benim içimde
yorgun bir çocuk var,
uyumak istiyor.
Başını bir yere koyup
ağlamadan uyumak.
Benim içimde
kırık bir adam var,
güçlü görünmekten yorulmuş.
Kimseye yük olmamak için
kendi yükünün altında ezilmiş.
Biliyor musun,
en ağır şey
taşımak zorunda kaldığın kalbinmiş.
Geceleri
karanlıkla konuşuyorum bazen.
Diyorum ki:
“Biraz hafiflet beni,
biraz unutmayı öğret.”
Ama sabahlar geliyor,
aynı ağırlıkla.
Aynı suskunlukla.
Yine de…
içimde küçücük bir ışık var.
Sönmeye inat eden.
Belki bir gün
gerçekten anlaşılırım diye.
Belki bir gün
omzuna başımı koyarım
ve hiçbir şey anlatmadan
her şey anlaşılır.
O gün gelirse
bil ki
ben sadece dinlenmek istemiştim.
Biraz sevilmek,
biraz görülmek.
Çünkü bu ağırlıkla
daha ne kadar yürünür bilmiyorum…
Ama durmadan da
yaşanmaz.
Bir yerde
birinin
“Gel, yoruldun” demesini bekliyorum.
Ve o zamana kadar
yavaş yavaş,
kırık adımlarla,
içimdeki taşı sürükleyerek
yürümeye devam ediyorum.
Belki bir gün
bu yük,
bir omuzda paylaşılır.
Belki o zaman
ilk defa
gerçekten nefes alırım.