2
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
96
Okunma

Ben bu hikâyeyi yazarken acelem yok.
Çünkü bazı şeyler ancak yavaş anlatılınca gerçek olur.
Tıpkı zeytin ağacı gibi.
Doğduğum yer denizi görmezdi ama denizin tuzu toprağa sinmişti. Rüzgâr esti mi, uzak bir öfkeyi taşırdı. Çocukken bunun farkında değildim. Sonradan anladım: Bazı topraklar geçmişi unutmuyor.
Evin arkasında yaşlı bir zeytin ağacı vardı. Gövdesi yarılmış, kabuğu buruşmuştu. Çirkin denirdi ona. Ama ben çirkinliğin bazen dayanıklılığın başka bir adı olduğunu erken öğrendim. Her yıl meyve verirdi. Kimse ona teşekkür etmezdi. O yine de verirdi.
Babam derdi ki:
“Zeytin ağaçları insanlara benzer. Gençken sessizdirler, yaşlanınca konuşurlar.”
Ben o ağacın konuştuğunu ilk kez on yedi yaşımda duydum.
O yıl şehir çok gürültülüydü. Herkes bir şey istiyor, herkes haklı olduğunu bağırarak anlatıyordu. Güç, hız, zafer… Kelimeler ağırdı ama içleri boştu. İnsanlar sanki yere vurdukça bir şey fışkıracak sanıyordu. Su gibi, at gibi, zafer gibi.
Ben ise yorgundum. Gürültüden değil, anlamsızlıktan.
Bir akşamüstü, güneş tam zeytin yapraklarının arasından sızarken ağacın altına oturdum. Gövdesine dokundum. Soğuktu. Ama reddetmiyordu. Bazı şeyler vardır; seni ısıtmaz ama kaçmana da izin vermez.
O an fark ettim:
Güç vurur.
Bilgelik bekler.
Zeytin ağacı bekliyordu.
Toprakla kavga etmiyordu. Onu ikna ediyordu. Köklerini derine, çok derine salmıştı. Kimsenin görmediği yerlere. Çünkü kalıcı olmak isteyen şeyler kendini göstermekle ilgilenmez.
Sonra bir rüzgâr esti. Yapraklar kıpırdadı.
Ve içimde bir cümle belirdi, bana ait olduğunu sonradan anlayacağım bir cümle:
“Ben gürültüyle kazanmak istemiyorum.”
O günden sonra hayatı başka türlü okumaya başladım. İnsanları ikiye ayırmadım; bağıranlar ve susanlar diye ayırdım. Bağıranlar hep aceleciydi. Susanlar ise sabırlı. Ve garip bir şekilde, dünya susanların omuzlarında duruyordu.
Zeytin ağacı bana şunu öğretti:
Bereket, fazlalık değildir.
Azla ama sürekli verebilmektir.
Yıllar geçti. Gittim. Döndüm. Kırıldım. Kestiler beni sandım. Ama köklerim vardı. Her seferinde oradan yeniden çıktım. Bazen çarpık, bazen yamuk. Ama canlı.
Barış dedikleri şeyin bir anlaşma olmadığını anladım. Barış, içimdeki gürültüyü susturabildiğim anlarda geliyordu. Bilgelik, haklı çıkmak değil; bazen susmayı seçmekti. Sabır, katlanmak değil; beklerken bozulmamaktı.
Ölümsüzlük mü?
Kimse sonsuza kadar yaşamıyor. Ama bazı şeyler, senden sonra da meyve veriyor.
Şimdi bu satırları yazarken penceremin önünde bir zeytin fidanı var. Henüz ince. Kırılgan görünüyor. Ama ben biliyorum. O da biliyor.
Bir gün gövdesi buruşacak.
Birileri ona çirkin diyecek.
Ama o yine de meyve verecek.
Çünkü bazı hayatlar zafer için değil, süreklilik için yaşanır.
O’nun için benim , artık acelem yok.
5.0
100% (4)