0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
43
Okunma
Âlem kurulmadan önce bir ses vardı,
Söz değildi, suskunluktu; harfini saklardı.
Zaman diz çökmemişti henüz eşiğe
Olmadan önce olan, olmaya bakardı.
Bir aynaydı varlık, yüzü yoktu daha
Bakış bakana ait değildi hâlâ.
Işık kendini arar, gölgeyi bilmezdi
Gören kimdi sorusu düşmemişti suya.
Toprak henüz “ben” dememişti çamura,
Nefes emanet dururdu kudret avucunda.
İsimler uyuyordu eşyanın kalbinde,
Adlaşmak için çağrı beklerdi kundağında.
Bir yol vardı, yürüyen yoktu üstünde
Sefer içindi, adım yoktu izinde.
Gitmek sandığın, kalmaya çağrıydı
Dönüş saklıydı en başta, özünde.
Kendin dediğin henüz bölünmemişti,
Ben ile O arası çizilmemişti.
Çokluk, birliğin uykusunda rüyaydı
Uyanınca ayrılık sanılacaktı.
Göz yoktu ama görme vardı,
Perde yoktu, sır kendini açardı.
Bakmak öğrenilmemişti yüzlere,
Can gözü doğrudan hakikate bakardı.
Bir “ben” konuşmazdı, dinlerdi yalnız
Sessizlikte büyürdü anlam biraz.
Söz, sonradan düştü dile bir yük gibi
Öncesinde hakikat sessiz ve çıplaktı.
Kendini bilen yoktu, bilmeye gerek de
Bilgi ayrılığın ilk işaretiydi belki de.
Marifet henüz sorulmamıştı kime,
Çünkü bilen ile bilinen birdi o demde.
Âlemden önce ne yolcu vardı ne menzil,
Ne kapı ne eşik,
Ne iç ne de dış dil.
Arayan yoktu, bulunan da yoktu,
Varlık kendi içinde tamam ve asil.
Sonra bir an oldu ki;
Görenle görünen yer değiştirdi,
Oysa görünen,
Zamana düşen ilk gölgeydi.
Sonra,
İnsan diye bir sır emanet edildi,
Unutmak şartıyla hatırlamak adına.
Şimdi dönüp bakıyorsun aynalara,
Yüz arıyorsun yüzde, mana hep ötede.
Âlemden önceyi soruyorsan eğer;
Orası hâlâ sende, senden de önce.
HABİB YILDIRIM / BÂİN-İ ADLÎ
(1 Şubat 2026)