5
Yorum
25
Beğeni
5,0
Puan
3654
Okunma

Öyle veya böyle filizlenmesi gerekiyordu bu aşkın
Kokusu avucuma geçmiş bozuk paralarla,leblebi tozu yerine çiçek tozu alıyordum artık sana
Bakkalın veresiye defterinin arkasında “peşin sevdalara zararına satışlar” yazıyordu..
Boynuna karınca duası asmış bir ağustos böceğiydim yazın ortasında
Dengesiz beslenme çantalarımız gizlice aralanırken okulun en ücra taraflarında
Bir gün sana verilmek üzere katlı yerlerinden yırtık Natürmort çizilmiş bir yasak elma iç cebimde
DNA şifremizin gururu kırıldı kolayca
Zaten bizim gen havuzu problemlerinden anladığımız, musluk akıyorken doldurmaktı
Kaldı ki arz-talep meselesiydi bu neticede
Yaptığım bütün vicdan muhasebelerinin sonunda fazla geliyordun bana
Anarşik Mustafa abilerin arka bahçesinde ki yıkıntıda, yanan teneke başında eksi 10 derecede öğrendik biz artı değer teorilerini
O akşamlarda Mevlüt yine çok konuşmazdı, sevdiği kız Taziye’yle isimlerinin de anlamlarını yaşatmak adına tinerle siliyordu genzinde kalanları
Yani bu yerel şartlarda bir taraftan da bilimsel bir temele oturtmaya çalışıyordum, ahşap evlerde çatırdamaya başlayan sevgimizi
Kanım kaynıyor ve bütün fiziki birikimim olan Fahrenhait ibresi 212’yi gösteriyordu
Bak Allah’ın adını andım, seni her gördüğümde maddenin en katı hali göğsümün hemen altına saplanıyor ama içim eriyordu
Aksi gibi sözelciydim ben, bulunan bütün formüller toplasan bir gülüşün etmedi
Zaten etrafımızda onca yük altında ezilene şahitken “eşit ağırlık” pek inandırıcı gelmedi
Matematikçiyle Dinci de takmıştı bana, hesabım kitabım yok o günden beri
Hızla değişmeye başlarken ilişkilerin kimyası
Sana verdiğim değeri simgeleyecek bir harf aradım da günlerce bulamadım
Kaldı ki alfabem de hala 40 yıllık kölelik eksikti
Yani Bulgar göçmeni bir kızdan öğrendim ben “E” harfini
Yoksa bugün bile isminin sessiz uyumu seslenirken ahengini kaybedecekti
Fakat senin ağzından çıkan her manasız kelime bile kurul kararı gerektirmeden Çağdaş Türk Edebiyatına bağışlanabilirdi bence
Tabi bana pek pas vermiyordun haklı olarak, senin gözün yükseklerde benim gözüm senden sonra Bakkal’ın kapısında asılı duran meşin yuvarlakta
Karşıdan gelen babamın elinde Pazar filesi, o topun o ağlarla buluşması aylar alacak belli ki,
Ayağıma kadar gelen son şansım Nuri Leflef sponsorluğunda kösele ayakkabı, o da başlı başına futbol katili
Zaten böyle beraberliklere ilk adımı atan erkeklerin bir çoğu ofsayta yakalandı
Zararı yoktu ama devamlı geriye dönüyorlar diye ben hep defans oyuncularını sevdim, benim için erkekliğin %90’ı boşa kaçmaksa %10’u Matthias Sammer’di
Yani daha sonra kapladığım tek yer olan beton sahalardan 3 asist 1 golle takıma yaptığım katkı ve kanlı dizlerimden henüz ayıklayamadağım çakıl taşlarıyla,
Kaldı ki yalnız müfettiş denetlemelerinde doldurulan sınıftaki ecza dolabı, hiçbir öğrencinin yürek yangınına dahi merhem olmadı
Gençlik Bayramında sana uygun olmayan adımlarla uzaklaşırken bedensel eğitimden,
Ruhuma sahip olabilirdin ama bende ki bu tiple bedenime asla
Biliyorsun ki “aşkım çok hızlı gitmiyor muyuz sence de“ sorusuyla beraber, bazı zevkler problem yaratıyordu “A noktasından G noktasına”
Mesela bir Zahide vardı sınıfın en arka sırasında, üç senede öğrenemediğimiz Sanat Tarihi’nde ki sütunları, bacak bacak üstüne atarak bir tenefüste öğretti sınıfın yarısına
Özür dilerim o okulun koridoru hiç sonlanmayacak, ben seni hiç sevmiyeceğim sandım..
Ama hemen hemen her gece aynı çocuk, Kainat’ın camında Ay’ın yüzeyini düzeltiyordu tırnaklarının ucuyla,
Cenin pozisyonunda uyuyup damarlarımız yaklaşık olarak üç kere dönerken Dünya’nın etrafını
Sabahında bir atlıkarınca üstünde Güneş’in çevresinde ki dönüşümüz üç milyon liraya tamamlandı
Uzaydan gelen prens Zeki Müren “Dünya yalansın” derken, daha yeni yeni anlıyorduk rakının neden bu coğrafyadan çıktığını
Senden bi haberken ; Televizyonun üstünde annemin ördüğü dantellerle süsleniyordu Ana Haber Bültenlerin de ki ölüler
Yine de TRT reklamları sayesinde, ısrarla esenlikler dileyecek bahaneler buluyorduk birbirimize
Cumhuriyet gazetesiyle bezeli siyah beyaz dünyamız, Blue Jean dergisiyle emperyalist bir renklilik kazanıyordu
En çok da şarkı sözlerine kanıyorduk doyasıya
Bazı öğretmenler baba mesleğine göre sınıflara ayırırken çocukları, 5/C’ den Mory Kante Emre “Yeke Yeke” diye bağırarak
Okulun kapılarını Afrika müziğine sınıf ayrımı gözetmeksizin sonuna kadar açtı
Ve ev ahalisi olarak hiç hazır olmamamıza rağmen, ablam bir akşam alman malı kasetçalar yardımıyla bizi Bryan Adams’la tanıştırdı
“All for love” şarkısı bize aşkımızı canlı tutmayı öğütlerken
Hiçbir sayıya tam bölünemeyen 45’lik bir Cem Karaca plağı tam ortadan kırılarak can verdi
Zaten zaman önce, üzerinde 1 Mayıs yazan Tamirci Çırağı vatandaşlıktan çıkarılmıştı
Yüce milletimiz bu hadisenin üzerine de kararlılıkla gidemedi
Referandum da halk ezici bir üstünlükle Deniz’in mavisini reddetti
Oy pusulaları 17 yaşında Eren’lerin son bakışını gösterdi
Kimse özgürlüğün tanımına sözlükten bile bakmazken
Kenan Evren anayasası gökyüzünü susturdu
Bir sağdan bir soldan asıldık da düzeltemedik bu diyarı
Mahallede ki bisiklet tamircisi dahil, herkes kontra pedala basmış kışla düzenine geçmişti ki
Kara kışla en toplumsal mesaj içeren mücadelemiz, babamın evde gizlediği yasaklı kitaplarıyla soba tutuşturmaktı
Çiçekli muşambalarla kapatılırken mutfağın kurak tarafları
Çıradan başka çıt sesi çıkmıyorken kimsede
Neyse ki evde tek kamusal kimliğimizi sorgulatan diyalog “baca kurumu” ydu
Bir spiker klişesi olarak, o geceden beri aralıksız devam eden kar yağışının tadını en çok çocuklar çıkardı
Fakat bir kadının sırtında ki talaş çuvalı ve bir anne yüzünde ki utangaç gülümseme yine bir çocuğun aklından uzun bir süre çıkmadı
Sonra aman dokunmayalım suya sabuna derken bakışlarımız bile kirlendi
İğneyi en çok kendine batıran pikap, içinde ki “Hayat filmlere benzemez sevgilim” sözleriyle beraber
Plastik kur üzerinden, çocukluğumuzun yıkanacağı ve inatçı lekelerimizin asılı duracağı mavi leğenle bir kaç mandal karşılığında eskiciye verildi
Ne de olsa sinema kültürümüz genişti
Ramazan ayında açık lokanta basan abiler, Bayramın birinci günü “üç erotik film birden” tabelasının altında sırıtarak sıraya girdi
Zerrin Egeliler’in “Yüzme bilmiyorsan ne işin var ağaçta” afişi, bütün çıplaklığıyla seçim arabalarına slogan olacak nitelikteydi
Nasıl olsa zamanında rol arkadaşı Öztürk Serengil aynı arabalardan “Komüniste kanma Zühtü” diye bağırmıştı
Oysa Sadık Şendil’in bir tavsiyesiydi bize ; fabrikalar sahibi Saim beyden büyük olan Yaşar Usta’nın unutulmaz tiradı
Ondan sonra da zaten böyle ustalar pek yaşamadı
Dalları kuruyan Yeşilçam, Münir Özkul’un da vefatıyla kökünden üzerimize devrildi
Mahkümlarla cezaevinde kendi sinemasını yapan Çirkin Kral güzel şeyler bırakmak istedi bence de geriye
Birleştirdikleri beyaz çarşaflarla Dünya sinemasına açılamamak uğruna “The End” yerine onun kendi deyimiyle ”Burnundan öpmek istiyorum” yazılmalıydı sevgilim
Çünkü koskoca İzzet Günay bile utanarak “bu sana hissettiğim hoşlanmaktan da beter mi ne” diyordu vesikalı yarine
Kaldı ki uzaktan kumandasız dönemlerde, hem izleyenlerin yüzü kızarmasın hem Türkan Şoray kuralları devam etsin diye, bendim parmak uçlarımla son veren bütün senaryo gereği öpüşmelere
Allah affetsin böyle benzetmelerimi ama
Sende en azından kamera arkasında ağır bir dille eleştiri getir öpüşmelerimize
Kusura bakma n’olur o beyaz perde hiç kirlenmeyecek, sen güzel olduğun kadar küstah olmayacaksın sandım…
Sonra sana yakışan bütün renkleri aşırıp yatağımın süngerinin altına sakladım
Arkasında “gülümse çekip gidiyorum” yazan, çok mutlu göründüğüm ama baktıkça istenmediğimi anladığım bir fotoğrafı da yanına bıraktım
En çok güldüğüm tarafa denk geldi çürük dişlerim
Neyse babam en son bodrum katta ki Gençlerbirliği lokalinde, sosyalist bıyığından bira köpüğünü baş parmağıyla sıyırdığından beri bütün ideolojiler birbirine girdi
Ta o zamanlar yasalken bile, kapalı alanda sigara içip ülkeyi kurtaranlara en ağır cezayı Liboş’lar verdi
Ulan senin dinin imanın yok mu? “Amaca giden her yol mübahtır” diyen Makyavelli
En kötü Tanrı bile senden daha iyi
Nihayetinde omurgasızlar kazandı sevgilim, dik duranlar eğildi
Dava adamı solcu abilerin birçoğu yeşil parkalarını çıkartıp reklam şirketlerinin başına geçti
Geride kalanlar da kahve köşelerinde kupa kızını bekledi
Boğazı yırtarcasına atılan sloganlar Amerikan tütünüyle temizlendi
Devlet organlarında ki duvar grisi, bütün renkleri kendi bünyesinde eritti
Ama her şeye rağmen yıllar sonra Kızılay’ı Güneş’inden alıkoyan sarılmamız vardı hatırlarsın sabahın ayazında
Bu olay kan tutulması olarak geçsin Uzay Araştırma Enstitüsü kayıtlarında
Hala gözün kesiyordu ki bileklerime bakıyordun
İliği kemiği kurumuş, sana göre iflasın eşiğindeydi bütün kan bankaları
Tıp dünyası şaşkındı bana kalırsa, yüzde yüz uyumlu olmamana rağmen bu hayata
Kanda çok az rastlanan i(yi)lik nakli için, erkenden sıraya girmiştin tanımadığın bütün çocukları hayatta tutmak uğruna
N’olur yine bir hemşire edasıyla, şahadet parmağınla kapat dudağımı
Keza Diyanet İşleri Başkanlığının resmi sayfasından yayımlansın, girilecekse eğer besmeleyle girilmeli kalbine
Bilim ve Din bu tip ortak yürütülecek projeler için sık sık bir araya gelmeli bence
Gözleri kaçırmaya bağlı rahatsızlıklara yol açan bakışlarının caiz olmadığı Oftalmoloji cephesince de doğrulanmalı
Ne kıskanması benim adaletine güvenim sonsuz sevgilim, ben yanında ki kaderden şüpheliyim
Sende takdir edersin ki ; beni Ya(ş)ama Yürütme konusundaki insafın Yargılama hususunda aynı ılımlılıkta tecelli etmedi
Gerçi böyle ucu açık beklentiler zabıt da denilen sabit kalemle yazılmalı
Ne de olsa herkese üç dilek-çe hakkı vermiş yaradan
İç işlerin desen bulaşılacak bir yer değil, oldukça şeffaf olmalısın diyeceğim ama
İçinin görünmesi bütün iç karışıklıkların aynı anda çıkmasına neden olabilirdi
Milli Eğitimde de görev almalısın bence, Madonna’nın kürk mantosundan soğukta kalmış her öğrenciye dağıtırdın birer tane
Kim bilir Sabahattin Ali görseydi gözleri dolardı belki de
Bağışla beni n’olur… o rahatsızlık tedavi edilebilir, aranan taze kanı damar bir şarkının kollarında bulabiliriz sandım
Sylvia Plath “Ölüm çok güzel görünüyor” derken, yaşamı affetmeye katlanabildi mi sence?
Veya kaça katlanabilir bir intihar mektubu?
En fazla kaçıncı kattan atlanılabilir, boşlukta kaldıkça betona dönüşen yalnızlığa?
Hangi din çok görür kürek ucu kadar sevabı, demek istediği birkaç şey daha toprakla kapatılan Nilgün Marmara’ya?
Şu kıt kanaat Türkçemle kadınlığına doğru bir Furuğ Ferruhzad şiiri çevirebilecek eğitimim olsaydı keşke
Olsun madem öyle sende Didem Madak’ı davet et bir akşam evine
“Simli ojeler sür yalnızlıktan sıkıldığında, şimdi tırnakların müsveddesi gibi yıldızlı bir gecenin”
Sonra kırmızı ipler al bir gelincik tarlası ör kendine
Yüreğine ektiklerinin nadasında ilmek kaçır içinin en rüzgarlı yerinde
Bölünmek kansere has bir özellik ya, “Giz Dökümcü” bir hırka birleştir parmaklarının ucuyla
Hem o duayı tekrarladıkça bakarsın dilin döner bu defa
Kim bilir “Z raporları” kadar uzun ve maliyetsiz hikayeleriniz olur belki de
Bütün g’örgü kurallarını inkar et
Zamanı değil mi artık, kendi kimliğinin ölüm namazını kılsın insan inleyerek
Zaten zaman dediğin şey ; bir türlü sevgisinden emin olamadığın üvey anne
O zaman tüm hayatını kaybetmiş kadın şairler adına, Ana dilinde yazdığın şiirde evlatlık edin bir kız çocuğunu
Kimse saate baktığı kadar bakmıyor takvime
Sen üşüdüğünde ceketimi vermem gereken günün en güzel saatlerini asgari ücrete sattım ben
Ama son iş başvurumda Özdemir Asaf ve Lavinia yazdım özgeçmişimin referanslar bölümüne
Her an’ı beceriksizce bağlarken diğerine, boğazımda ki düğümlere üflesen de geçmez daha
Ne demişti Muhammed üçüncü mektubunda ; “Kalbinde ki hüdhüd kuşlarını benim için öp”
Affet beni n’olur.. seni hep yazabileceğimi, ellerini aruz ölçüsüne göre uzatabileceğini sandım
Bak yemin billah ederim, kafamda ekmek kırdıklarından beri aklımdan kuşlar çıkmıyor sevgilim
Hatırlarsın kartal yuvasında bir tırtılın cenazesindeydik seninle
Kurtlanmış yalanların bıraktığı tat hala dilimizde
Gencecik boynun ipekten örtü, iklimini şaşırmış bir koza yara kabukların
Kanatlı Chavrolet’in kelebek camından gördüm ben ilk kez denizi
Sayılı nefesimiz kalmışken geriye, kıyısında bir Yeşilay çadırında tellendirdik ilk cigaramızı
Hay dilim kurusaydı da sana sevdiğimi söylemeseydim derken
Çöplü çaylarımız ince belli kum saatinde geldi
Uçmayı bilmediğim gibi yüzmeyi de bilmiyordum ben, gözlerinin derinliğinde boğulmayalım diye aramızda idam sehpası
Tabi gerçeklerle yüzleşmek benim de hakkım
Gerekirse bardağından taşan son damla yıksın kumdan kalelerimi
Bermuda Şeytan Üçgeninin tam ortasına demir atalım n’olur
Bu manyetik alan, yine mahalle aralarında enlemine boylamına konuşulacak kadar bütün aşk teorileri dedikodularının içine çeksin bizi
Henüz gün yüzeye çıkmadan, yine bir şafak söküğünü dikmeye çalışırken çaresizce elimizde çıpalarla
Ekmek teknelerimiz vursun kıyıya
Öyle ya Ruh’un Gemisinde bütün hayvanlıklara yer var nasıl olsa
Karasularım hala bembeyaz açıklarını kapatabilir
Hem belki bir deniz yıldızı kayar dilek tutarsın
Etraf süt liman olur buna en çok kediler sevinir
Bu kadarı da avutmaz seni biliyorum
Ama sen bilmiyorsun hep yosun kokuyor kirpiklerinin ucu
Kaç kurbağa daha öpülebilir ki prense dönüşecek diye
Anla işte Orman Masallarından otoban peyzajlarına uzanan saçma sapan bir hikaye bu
Kaldı ki çim kolonyasıyla meşhur bir şehirde umutlar bile ancak bu kadar yeşerebiliyordu
Her sapağa sıcak asfalt dökmüşler bu yoldan dönüşümüz kolay olsun diye
Yoksulluğumuza betonarme kolaylığı getirdik sonra
Kolon yük analizleri apartman soğukluğundan üşüyen kimseye evini yeniden sevdiremedi
Balkon camlarına demirler ördük
Aynı kulvarda yağmur damlası yarıştıramadı çocuklar bir daha
Babası ağlarken öğrendim Mehtap’ın öldüğünü, ilk defa görmüştüm tabutların küçüldüğünü
Kiralık daire yazısının altında unutuldu bir kız çocuğunun günlüğü
Hep altında oturduğu karadut ağacı kurudu
Ve zamanla soldu hep onun istediği yöne döndürdüğümüz rüzgar gülü
Yani insan hissettiği değil yorulduğu yaştaymış sevgilim
Ben üzerime geçirirken yokluğunu, herkes bitmek bilmeyen bir mal mülk telaşına düştü
Bir amca “İnsan zaman sonra Noter Huzuru arıyor delikanlı” demişti
Kimse kimseye güvenmiyor tabi haliyle
Daha sonra da yapılan bütün iyilikler vergiden düşüldü
Hani artık Ömür dediğin neredeyse sayfaları eksik bir ticaret dosyası
Geçmiş yaşantılarımın mali yükümlülüklerini yerine getiremediğimden bile damgalandığım oldu
Gün geldi sadakati kiralayarak satın alma opsiyonlu evlilik kontratları imzalandı
Ölüme davetiye çıkaran bütün matbaa firmaları kapatılsın
En kötüsü sırtına binen bir kitabın daha altında ezilmezsin
Kuş’e kağıda eksik renklerle basıyorlar Gökkuşağını
Özgürlüğü kuşun kanatlarından alıp pasaporta işlediler sevgilim
Prosedür gereği bile olsa böyle bir yaşamın altına imza atmazsın biliyorum
Zaten yüzüme kendi çizdiğin parmak izlerini inceleyerek en çok seni suçsuz buldum
Özür dilerim “Korkma Ben Varım” kitabı hiç bitmeyecek, biz bu çağın hep fiyakalı kaybedenleri kalıcaz sandım
Ve zaman sonra bir Çingene çocuğun keman taksimini yarıda böldü kentselleşme projesi
Üstüne üstlük bir çıkmaz sokağa, sokağa çıkma yasağına uymadığı için öldürülen bir çocuğun ismi verildi
Arnavut kaldırımlarını özlemen bile belki artık milliyetçi bir eylem
Olsun yazdan kalma heveslerimiz oynuyor hala sıvasız evlerin eskimiş kapı önlerinde
Neyse ki hala elde dikilmiş soluk perdeler çekili bazı pencerelerde
Bugün bile bileklerim sancırken, kovulduğum yerde koşturuyor ayak seslerim
Baksana bütün hayali başarılarımız başka kılıklarda
Yeni yeni haklılıklar buluyorum sana
Elimin erişemediği kambur bir bıçaksırtı oyuyor içimi, öksürdükçe daha derine batıyor
Yüzüstü bırakmışsın bütün güzelliklerini, baksan da olmuyor
Soluk bir ampul altında sorguladım kendimi her Perşembe gecesi
Tam iki ışık yılı uzaklaşırken parlak bir gelecekten
Karanlık çağlara yaklaştım
Odanın meydanında “Cadı Avı” adı altında eski bir şarkı “Düşmedim Daha” diye bağırdı
Sesin hızına yetişemedi hiçbir yazı
Dokunamadıkça artan yazdıkça eksilmeyen bir çaresizlik bu
Tam da iyileşme evresine girmişken, ellerin hala bulaşıcı ve yanakların ateşli bir hastalığın başlangıcı
Hani o Şubat’ın yorgan yaktıran aşkı, mumun sadece dibini ışıtmadığının da kanıtı
Üstelik aramıza bir soğukluk girmesin diye, hala camlarına macun çekilen bir evde
Biliyorum artık dizlerinde uyumak ; yastık yüzlerinin asılıp iç içe gömüldüğü,
sabaha az kala üzerinde tütün kırılan dağınık bir çarşafın ayazında kaldı
Kendi dişlerimin gıcırdamasına uyanıyorum bu günlerde, illa çocukluğuma dönmek için gereken sebep Bruksizm olmamalıydı
Biliyorum onların safa yatarak göz yumdukları senin uykularını kaçırıyor
Yine de uyu biraz gözlerin küçülüyor
Korkma kendini öldürdüğün her rüya ömrünü uzatıyor
Can kulağıyla dinlediğim bir sela anında söyledin öldüğümü
Yıllarca kirli bir aynaya bakarak ödedim ben kefaretimi
Akşam pazarı şansımı gün ağarmadan kaybettim
Bir saat tamircisinde bıraktım şimdiki aklımı
Dua kartı satan bir çocuğun koynuna, en yakın camii avlusunu bırakıp kaçtım
İnsan içine çıkamadım uzun bir süre
Üzerinde “Hayat Bilgisi” yazan bir kara tahtaya kafamı üç kere vurduğumdan beri
Merdiven altında üretilen bütün uğursuz teknolojik gelişmeler elimin altında
Dudağının kenarına imanlı bir nazarlık tak ne olur, gülüşüne hala aklım ermiyor
Göğüs boşluğuna düşüyor olmalı üçüncü cemre
Aldırdığın saç uçlarını aşıla toprağa, zira bitki örtünde kalan kırıntılar her gün birimizi günaha sokuyor
Biliyorum kendini insancıl, çağdaş ve bilimsel yaklaşımlara adadın ama
Ki yaşam koçlarının bizi an’ı yaşamamakla yargıladığı şu günlerde
Türkçede ki anlam kaymalarını da göze alarak, şöyle koyun koyuna uyanamadık bir kurban bayramı sabahında
Şimdi yine eteğini toplayarak “biz benzer ayıplardan bile geçmedik, yüzümüz aynı tonda kızarmıyor” desen
Desenleri ayın sonlarından kısıp, biriktirdiğim bahar günlerinden olan elbisen omuzlarından aksın
Yine kalem çek gözlerine, tek kalemde sil gözlerinin altında çizdiğim önemli yerleri
Sen demiştin “sarılmak kalplerin yer değiştirmesidir” diye
Bakışlarının kör noktalarında kaç çocuğa daha kapatabilirsin kollarını
Görmezden geliyorsun belki ama
Anneler daha çocuksu artık ve sen kız başına baba olmaya çalışıyorsun
Ve dünya evinin etrafı yarı günahkar etten duvarlarla örülü
Yine de beyaz bir tülün alnında toplanması görülecek şey değil
Affet beni… o kış hiç bitmeyecek, burnun hep kızaracak sandım…
Şimdi geçmiş zaman, şehrin ortasından eve gidene kadar eritmek kursağında kalanları
Ve “öyle kolaysa” eğer makamını hiç kimseye kaptırmayacak olan o şarkıyı söyle
“Gel başımdan kaldır at sevdanı”
Benim için avuç içlerine üflediğin soluğunu sakla
Katlanmış kıyafet izleri ve siyah bir eldiven bırak aynı durakta ki saçağın altına
Saç diplerin hala sıcak, kar topluyordur inşallah
Çünkü bu sene bir türlü kış gelmedi
Ve biz ne yapsak çok üşüyeceğiz belli ki……
5.0
100% (12)