1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
37
Okunma
“Kalabalığın ortasına daldı Besey Ana.
“Hadi, hadi herkes evine! Kocasıdır, hem sever hem döver.”
Köylüler başlarını eğdi. Kimisi gözünü kaçırdı, kimisi önündeki toprağa baktı. Sonra herkes sessizce evine döndü.
Hacı Bektaş, karısının sözü üstüne söz söylemezdi. Güçlüydü, kudretliydi; ama Besey Ana konuştu mu susardı.
Kaburgaları bir bir kırılmış, sargılar içinde yer yatağına uzanmış gelin, annesinin ağzından dökülen o buyruğu aldı, bağrındaki en derin kuyuya gömdü.
Etrafında çocukları sessizce oturuyordu. Kimsenin elinden bir şey gelmiyordu. Babalarının annelerine ettiği bu zulüm de diğerleri gibi cezasız kalacaktı.
…
Günler ayları, aylar yılları kovaladı.
Gelinin içindeki kuyu büyüdü. Derinleşti. Doldu. Taştı.
Değersizliğin ne demek olduğunu daha on dört yaşında öğrenmişti. Sevginin ne olduğunuysa hiç öğrenemedi.
…
Yıllar sonra öldü gelin.
Ölmeden önce aklını emanete verdi. Bildiği bilmediği ne varsa elinin tersiyle itti.
Aradan uzun zaman geçti.
Bir gün genç bir kadın köy köy dolaşmaya başladı. Yaşlılarla oturdu, eski zamanları dinledi. Kayıp hikâyelerin izini sürdü.
Bu hikâyeyi de işte o sohbetlerden birinde duydu.
…
Her şey bir inekle başlamış.
Bağlı durması gereken inek koparıp atmış ipini. Almış başını gitmiş. Komşu köyün bağına, bahçesine dalmış.
İneğin yerinde olmadığını gören gelin, küçük yaştaki büyük kızını yanına alıp peşine düşmüş.
Komşu köyün sınırına vardıklarında patikanın üstünde kocasını görmüşler.
Dağın başı…
Kuş uçmaz, kervan geçmez.
Adam önce kızının kolundan tutup onu bir kenara çekmiş.
“Sakın korkma,” demiş. (Böyle de incelikliymiş.)
Sonra dönüp karısına yürümüş.
“İnek!” diye bağırmış iki elini havada sallaya sallaya. “İnek! Nasıl girer komşu köyün bağına bahçesine?”
Vurmuş.
Bir daha vurmuş.
Bir daha…
Altı kaburgasını oracıkta kırmış.
Küçük yaştaki büyük kızları korkudan altına işemiş.
Babası görmesin diye de olduğu yere çöküp kalmış.
Bilirmiş.
Islaklığını fark etse, birkaç tokat da ona düşermiş.
Gelin uzun süre kıpırdayamamış.
Ama sonunda kalkmak zorundaymış.
Akşama kocası için aş pişecek.
Hayvanlara su verilecek, yem dökülecek.
Ahır temizlenecek.
Süt sağılacak, kaynatılacak; yoğurda, peynire çalınacak.
Kocası çoktan çekip gitmiş.
Kızı annesini kolundan tutup kaldırmaya çalışmış.
Kaldıramamış.
Kuş kadar bedeniyle yalnızca kolunu kıpırdatabilmiş.
Gelinin eve nasıl döndüğünü kimse bilmiyor.
Hastaneye götürüldü mü?
Yoksa kırıklarını, halası da olan kaynanası mı sardı?
Bilinmiyor.
Kaburgalarının kırıldığını duyan komşu köyler geçmiş olsuna gelmiş.
Öyle demişler.
Ama gelmelerinin sebebi asla merhamet değilmiş.
Zaten kimse başkasının acısının dinmesini dileyecek kadar vicdanlı değilmiş.
Merak etmişler.
Adam karısını ne kadar dövdü?
Yüzü ne hâle geldi?
Sargılar neresindeydi?
Ne diyecekti?
Nasıl davranacaktı?
Hasta ziyaretlerini bu yüzden eksik etmemişlerdi.
Haberi gelinin anne babası da almış.
“Kızlarının altı kaburgası kırılmış…”
Atlarına atlayıp yola düşmüşler.
Yakın bir dağın başına gelin ettikleri kızlarının yanına varmışlar.
Hacı Bektaş, kızının hâlini görünce yeğeni olan damadını karşısına almış.
“Kızımı sana kan karşılığı diye mi verdim? Bu ne hâl? Bu ne iştir? Bu neyin kini, neyin öfkesi?”
Damadı tek söz etmemiş.
Ama Besey Ana etmiş.
Hemen araya girmiş.
Etraflarında köylüler…
“Hadi, hadi herkes evine! Kocasıdır, hem sever hem döver.”
Köylüler yine başlarını çevirmiş.
Yine evlerine dönmüşler.
Hacı Bektaş bir süre öfkesinin ateşinde dolanıp durmuş.
Sonra o da arkasını dönüp gitmiş.
O gün aslında yalnızca altı kaburga kırılmamış.
Bir kadının arkasında durabilecek son omuz da sessizce çekilip gitmişti.
Hikayeyi anlatan yaşlı adam sustu.
Genç kadın da öyle.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sanki köyün üstüne çöken sessizlik, yıllar önce Besey Ana’nın ağzından çıkan o cümlenin yankısını hâlâ taşıyordu.
Kadın defterini usulca kapattı.
Anladı ki bazı hikâyeler, anlatıldığı gün değil; herkes sustuğu gün başlıyordu.
Anneme…
(…)
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.