Haksızlık sadece bir tarafta olsa davalar uzun sürmezdi. la rochefoucauld
Zeynep Perçin
Zeynep Perçin
VİP ÜYE

Cumbasız evler

Yorum

Cumbasız evler

( 1 kişi )

0

Yorum

3

Beğeni

5,0

Puan

34

Okunma

Cumbasız evler




“Cumbalı evler, üst katında sokağa doğru uzanan çıkmalı pencereli bölümü olan geleneksel evlermiş.”

Gerekli bir bilgi mi bilemiyorum.

Ama kırk iki sene boyunca bu ifadeyi her duyduğumda ne olduğunu tanımlayamayan zihnimde hiçbir görüntü de oluşmuyordu.

Sonra bir edebiyat kampında iki arkadaşla yürüyüşe çıktığımız Urla’da, bu evlerin önünden geçerken kadın arkadaşların konuşmalarından anladım cumbalı evlerin ne menem evler olduğunu.

Az evvel doksanlı yaşlarda İstanbullu çok güzel bir kadının anılarını anlattığı bir videoda aynı terimi duyunca bu yazıyı yazmak istedim.

Onu dinlerken zihnim de susmuyordu. Ne kadar çok terim varmış bilmediğim ve kim bilir daha neler bilmiyorum diye hayıflandım.

Ben bazen bilmediklerimi bilmediğim için böyle hayıflanırım.

Sonra başka bir şey geldi aklıma. Güneydoğu’da cumbalı evler yoktu. Güneydoğu’da deniz yoktu. Güneydoğu’da okuyan kadın yok denecek kadar azdı. Güneydoğu’da, Batı’da olan birçok şeyle beraber zaten kadın da yoktu.

Konu belli bir coğrafyada kadının var olamaması değil esasında ama içimde bu dert olduğundan bir cümle, tek sözcükle de olsa dokunuyorum parmağımla kanayan yaraya.
Her neyse…

Batı’da sofa nedir biliyorlar mı acaba. Evlik nedir, sergi nedir, fıstık sakızı nedir, qorım nedir, sivık, loğ, pijdonk nedir biliyorlar mı diye düşündüm.
Sanırım bilmiyorlar.

Çütten dönen ağabeyin/babanın yüzündeki kırmızı haritada çizilen yolların ne kadar belirgin olduğunu, keçi, koyun, ineği sağdıktan sonra ellerinin nasıl koktuğunu, taze sağılmış çiğ sütün köpüğünün, meşe yaprağını kaşık yapıp içilince ne kadar lezzetli olduğunu, sac ekmeğinin taze sulanmış yumuşacık haliyle nasıl mis koktuğunu…

(Sac ekmeği pişirirken, ateşten dizlerin yanıp, yanıkların su topladığını…)

Kimsenin her şeyi bildiği yok sanırım.
Cumbalı evlerin ne olduğunu kırk iki yaşımda öğrenince kendime saklamamıştım daha önce bilmediğimi.

Hayatın, her şeyi bilecek, öğrenecek kadar uzun olmadığının ayırdına varınca üzülüyor insan.
Üzüldüm.

Çocukluğumda cumbalı bir evim yoktu ama loğlarla saman atılıp sıkılaştırılan bir toprak damımız vardı. Oda oda büyüyen bir evimiz. Nenemiz, dedemiz bir de son senelerde sayısını eksilttiğimiz dokuz kardeşimiz. Hem de yengelerimiz… yeğenlerimiz vardı anne babamızın sofrasında bizimle beraber büyüyen.

Bir şey atlamadan aklımdan geçirmek istiyorum. Hepsini yazabilmem mümkün değil. Kış aylarında elektriğin neredeyse hiç olmadığını. Gaz lambasının ne kadar sessiz olduğunu. Alevin kızgın çıtırdısını. Suyun musluktan akmadığını. Hiç musluk olmadığını. Kova kova su çektiğimiz kuyuları. Suyun biriktiği kuyuları. İçme ve ihtiyaç suyumuzu temin ettiğimiz kuyuların içinde yılanların farelerin aynı su içinde nasıl cirit attığını falan.

Curnlar ya?
Yağmur, kar yağdıktan sonra içinde su biriken kayaların oyukları… onlarda yılan fare olmazdı ama solucanın envai çeşidi olurdu.

Keşke daha çoğunu hatırlasaydım. Hatırlasaydım da yazabilseydim..

Traktör kasasına naylon derler bizim orda. Bir naylon dolusu fıstık odununu yığmışlardı sofanın önüne. Dışarıda kar neredeyse omuz boyu… abim, koca bir kütüğün üstüne tek tek aldığı odunları elindeki baltayla soba boyu kadar doğruyordu.

Siyah bir şalvar vardı üzerinde ve çizgili mi yoksa kareli mi olduğunu hatırlamadığım, kolları kıvrılmış bir oduncu gömleği giymişti.

Dama çıkıp, sivikten hoop!
Damdan aşağı kürenmiş karın üstüne atlıyor, içinde kayboluyordum. Sonra bir daha bir daha çıkıyordum dama.
Üzerimde, hayatımın belli bir yaşına kadar hiç eksik olmayan kolları sökük kazaklarımdan biri...
Ben böyle atlıyorum diye kızmıştı abim. Elimde annemin diktiği bez bebeğim… baltanın ucuna kaptırmıştım kellesini. Bu yüzdendir unutmam o karın içinde kaybolan bedenimin nasıl üşüdüğünü.

Cumbalı evlerin beni getirdiği nokta ne kadar da enteresan.

Benim hiç köyüm olmadı. Ailem kendi fıstık bahçelerinin içinde tek başlarına yaşadı hep.

İlk komşumuz ilçeye ‘kaçtığımız’ 1990 senesinde oldu. İlçe de ne ilçe ama. Düşününce o halleri daha içten, samimi geliyor yine de bana.

Asfaltsız, çakıl taşlarının döküldüğü caddeleri, kışın şiddetli yağışlarından oyuklar, arxlarla dolardı. Sonra havalar ısınınca sağolsun belediye kamyonlarla yine çakıl taşı serpiştirirdi toprağı kalmış yollara.

Üç beş terimi anlamayanlar olabilir. Hiç açıklayamayacağım kusura bakmayın. Ben cumbalı evleri kırk iki yaşımda öğrendim de eksildim mi sanki.
Anlamayan da anlamayıversin.

Nereden devam etsem anlatmaya diye düşünüyorum. Acaba cumbalı evler ve o vakitler o evlerde yaşayan insanlar hakkındaki düşüncelerimi mi yoksa çocukluk zamanlarımı mı…

O zamanlar o evler hakkında zihnimde bir şey canlanmıyordu dedim ya? Canlanmıyordu tabii! Yani cumbanın ne olduğu hakkında fikrim yoktu.

Başka başka düşüncelerim vardı benim.
Mesela o insanlar hep zengindi sanki. Memur falanlardı hiç değilse ki Güneydoğu’da memurlar zengin, itibarlı insanlar olarak görülürdü.
Okuma yazma bilen kadınların yuvalarıydı sanki cumbalı evler. Gibi gibi…

Memurlar için zengin deyince aklıma babam geldi.
Babam şalvarlı, kasketli bir adamdır. Kendimi bildiğimden bu yana çiftçilik yapar. Öncesinde hayvancılıkla uğraşırmış. Her neyse…

Bahçelerimiz için tapu kadastrodan memurlar gelirdi bazen. Küçüğüm tabii… babam bu adamların önünden ayağa kalkar, yer verirdi. Her biri kendi çocuklarının yaşındaki o genç adamlara kendi yerini veren babamın yanında biz nefes almaya çekinirken, sesimizi duyar korkusuyla fısıldayarak konuşurken, sakalları yeni terlemiş gençlerin ağzını yara yara kahkaha atması, bacaklarını üst üste atarak oturması acayip gerçeküstü gelirdi.

Bundandır ki okumak, okul okumak, üniversite okumuş, memur olmuş olmak büyüdüğüm coğrafyada çok büyük bir saygı kazandırırdı.
(Zamanımızda bu da kalmadı ya… neyse!)

Ben bunu söylerken kimsenin anlamasını beklemiyorum. Çünkü ben de cumbalı bir evde büyümek nasıl bir şeydir onu anlamıyorum.

Memur çocuğu olmak, denizle büyümek, her sene tatil yapmak, ailemizle yazlığa gitmek… üff! çok var da gelmiyor şimdi aklıma. Bunları havalı şeyler sanırdım.

Aynı haritanın içinde ne kadar da yabancıyız birbirimize. Kimse fark etti mi bilmiyorum.

Eskiden İstanbul dendiğinde, dünyanın en uzak köşesi gibi algılardım mesela; asla gidemeyeceğim, göremeyeceğim, görmeyi düşünemeyeceğim.
Uzaktı işte. Benim dünyamdan bir yer değildi. Ay’a gitmek bile mümkün geliyor bugün. Ay kadar bile yakın değildi bir zamanlar İstanbul benim zihnime. Benim memleketimse ücra…

Batı kültürünü bilmiyorum ama Batılı birçok insanlarla tanıştım son yıllarda. Onlar da en az Batı kadar değişik geldiler bana; en az cumbalı evler kadar değişik.

Sesli gülen kadınlar gördüm mesela. Rüzgar eteğini uçurunca kilodu göründü diye kahkaha atan, içip içip bardağını yere fırlatan, üzerine emanet duran mimikler kullanan…

Bunu da anlatmadan edemeyeceğim, çok pardon!

Hocamla göz göze geldik. Bana göz kırptı. Ben uyum sağlamaya çalışıyorum ama uyamıyorum da. Gülümsedim. “Her şey yolunda mı?” Diye sordu hocam.
“Bilmiyorum, sanırım,” dedim.
Sonra dayanamadım ben sordum, “sizce normal mi, böyle mi olması gerekiyor?”
“Kültür!” Dedi hocam gözümün içine bakarak. Bu sohbet biraz uzadı.
Her neyse ne!
Bana samimi gelmemişti. Bana uzak gelmişti. Bana yabancı… kendimi yabancı hissettiğim ama tuhaf bir şekilde rahat bir ortamdaydım.
Bunu tarif etmek isterdim ama zor. Rahat bir ortamda yabancı hissetmek. Baskıya duyduğum bir alışkanlık var en nihayetinde. Her istediğini yapabilmek garip ve sahte geliyordu bana. (Hala…)

Cumbalı evleri çocukluğundan bu yana bilenler, oralarda büyüyenler bana çok yabancı geliyor.
Ne kadar uzağız birbirimizin içinde…

Tam da rüzgar o eteği uçurunca “cumbalı evleri geç öğrenmiş olmak bana bir şey kaybettirmedi” gibi hissetmiştim. Düşününce bu da üzücü. Az önce baskı dedim ya? İşte tam olarak o yüzden üzücü. Bizde misal, bardak kırsak dayak yerdik, giydiğimiz elbisemiz az sıyrılıp sırtımız açılsa terbiye yoksunu diye yaftalanırdık.

Doğrunun çok göreceli olduğunu keşke çocuk yaşta bilseydim. Kime göre, neye göre… etik değerlere bağlı yaşıyorum sanırım. Gerçi öyle mi yaşamak gerekiyor onu da bilmiyorum ya.

Kınamıyorum yahu! Güzel kadınlardı. Özgüvenli, cesur, güçlü, aktif, başarılı…
Benim üstüm başım toprak dam kokuyordu mis gibi. (Bunu yazarken de gülümsedim sıcacık.)

Tam olarak şunu yapmak istedim.
Cumbalı ev:
Ahşap
Beton
Asfalt
Deniz
Büyük şehir
Ada
Balık
Şarap/rakı/kahve
Otomobil
Musluk
Çamaşır makinası
Bulaşık makinası
Elektirik
Memur
Pantolon
Ceket
Kravat
Tahsil
Bisiklet

Toprak dam:
Sivık
Köy
Kaya
Dağ
Orman
Meşe ağaçları
Kaplumbağalar
Eşek
Kuyu
Kova
Kan kızıl toprak
Çay
Tütün
Rakı
Traktör
Lastik ayakkabı
Mekap (sarı spor ayakkabılardı)
Odun ateşi
Kara kazan
Çamaşır leğeni
Bulaşık leğeni
Şalvar, kasket
Cif niyetine kül

Birbirimizin farklarıyla güzeliz değil mi?
Ya da onların cumbalı eviyle benim toprak damım zaten bizi farklı kılan. Biri diğerinden daha güzel değil. Biri diğerinden daha kötü…

Tamam bu kadar yeter.


Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Cumbasız evler Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Cumbasız evler yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Cumbasız evler yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL