0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
93
Okunma
Dosdoğru Yol: Peygamberin İzinde Bir Yürüyüş
Yazar: Murat Kerem
Hakikatin Şahidi Olan Bir Hayat
İnsan, çoğu zaman doğruyu aradığını zanneder; oysa çoğu zaman aradığı şey hakikat değil, kendisini rahatlatacak bir cevaptır. Hakikatin ağırlığını taşımaktansa, ona benzeyen kolay cevaplara yönelir. Yol arar ama yürümek istemez. Bilmek ister ama değişmekten çekinir. Çünkü bilmek, çoğu zaman dönüşmeyi gerektirir; dönüşmek ise alışkanlıkları terk etmeyi…
İşte tam bu noktada ilâhî hitap devreye girer. İnsan zihninin karıştığı, kalbinin yorulduğu yerde vahiy bir çizgi çizer. O çizgi ne karmaşıktır ne de yorucudur. Ne insanı zorlayan bir muamma ne de çözülmesi imkânsız bir bilmece… Aksine, sade, açık ve dosdoğrudur. İnsan onu anlamakta değil, çoğu zaman kabul etmekte zorlanır. Çünkü o çizgi, insanı kendi merkezinden alıp hakikatin merkezine taşır.
Hikmetli Kur’ân’a edilen yemin, insanı bu hakikate hazırladıktan sonra söz, en berrak ve en kesin ifadeye ulaşır:
“Şüphesiz sen gönderilen peygamberlerdensin.”
(Yâ Sîn, 36/3)
Bu cümle sadece bir bilgi vermez; aynı zamanda bir hakikati ilan eder. Bu bir haber değil, bir tasdiktir. Peygamberlik, insanlığın içinden çıkan ama insanlığı aşan bir vazifedir. İnsanîdir ama sıradan değildir. Fahreddin Râzî, bu ayetin inkâr edenlerin şüphelerini susturan kesin bir hüküm olduğunu ifade eder. Çünkü burada tartışma yoktur, ihtimal yoktur, tereddüt yoktur; doğrudan doğruya bir ilâhî onay vardır.
Peygamberler, ulaşılmaz varlıklar değildir; fakat sıradan hayatların da insanları değildirler. Onlar, insan olmanın en saf ve en arınmış hâlini temsil ederler. Sevinirler, üzülürler, korkarlar, umut ederler, imtihan edilirler… Fakat bütün bu hâller içinde bir şey değişmez: Hakikate bağlılıkları. Onların büyüklüğü, beşeriyetlerinden uzaklaşmalarında değil; beşeriyet içinde hakikate sadık kalmalarındadır.
Bu yüzden onların hayatı sadece anlatılan bir tarih değil; yaşanan bir hakikattir. Onlar okunmak için değil, takip edilmek için gönderilmişlerdir.
Resûl olmak, sadece bir mesajı iletmek değildir. O mesajın canlı hâline dönüşmek, onu hayata taşımak, onu yürüyen bir hakikat hâline getirmektir. Bu yüzden peygamberin doğruluğu sadece sözlerinden değil, hayatının bütününden anlaşılır. Söylediği ile yaşadığı arasındaki uyum, onun en büyük delilidir.
Hz. Âişe (r.a.), onun ahlâkını anlatırken şu kısa ama derin ifadeyi kullanır:
“Onun ahlâkı Kur’ân’dı.”
(Müslim, Müsâfirîn, 139)
Bu cümle, peygamberliğin belki de en özlü tariflerinden biridir. Kur’ân nasıl ilâhî bir hakikat ise, peygamber de o hakikatin insan sûretindeki tecessümüdür. Kur’ân konuştuğunda ayet olur, peygamber yaşadığında sünnet olur. İkisi de aynı kaynaktan beslenir; biri söz, diğeri hayat olarak tecelli eder.
Kur’ân, peygamberlerin gönderiliş gayesini açıkça ortaya koyar:
“Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan sakının’ diye bir peygamber gönderdik.”
(Nahl, 16/36)
Bu ayet, bütün peygamberlerin ortak davasını tek cümlede özetler. Onlar insanları çoğaltılmış yolların karmaşasından çıkarıp tek bir hakikate yöneltmek için gönderilmişlerdir. Çünkü hakikat tektir. İnsan yolları çoğalttıkça dağılır, sadeleştikçe toparlanır. Kalabalık yollar, çoğu zaman insanı yorar; tek bir hakikat ise onu dinlendirir.
Başka bir ayette ise peygamberliğin mahiyeti şu şekilde ifade edilir:
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ, 21/107)
Bu ifade, peygamberliğin sadece bir görev değil, aynı zamanda bir rahmet olduğunu gösterir. Peygamber, sadece öğreten biri değildir; aynı zamanda insanın karanlığını aydınlatan bir merhamet kaynağıdır. Onun gelişi, insanlık için bir yön bulma imkânıdır. Bu rahmet, sadece hissedilen bir duygu değil; yaşanan, yön veren ve dönüştüren bir hakikattir.
Bugünün insanı da rehber arar. Kimi başarıda, kimi şöhrette, kimi güçte, kimi bilgide bir yol bulmaya çalışır. Fakat bu arayışın içinde çoğu zaman daha da kaybolur. Çünkü insan kendi aklıyla yol bulmaya çalıştığında yollar çoğalır ama yön kaybolur. Alternatifler arttıkça kararsızlık derinleşir.
Peygamber ise bu karmaşanın ortasında bir pusula gibidir. Onun hayatına bakan insan, dağınıklıktan kurtulur. Çünkü o, yolu tarif eden değil; yolu yaşayan bir rehberdir. Onun her adımı, yönünü kaybetmiş bir insana istikamet verir.
İmam Rabbânî, peygamberlerin yolunun insanın nefsini terbiye eden en güvenli yol olduğunu ifade eder. Ona göre akıl tek başına yeterli değildir. Akıl yön bulabilir ama hakikati tam olarak kuşatamaz. Vahyin rehberliği olmadan insan, ya eksik kalır ya da sapar.
Bu yüzden bu ayet sadece Peygamber’e yönelmiş bir hitap değildir. Aynı zamanda her insana yapılmış bir çağrıdır:
Hakikatin temsil edildiği bir hayat var.
Ve o hayat sana örnek olarak sunuluyor.
Sen o hayata ne kadar yaklaşırsan, hakikate de o kadar yaklaşırsın. Ondan uzaklaştıkça, sadece mesafe değil; anlam da kaybedersin.
Sırat-ı Müstakîm: Kaybolmayan Yol
Ardından gelen ifade, bu hakikatin yönünü açıkça gösterir:
“Dosdoğru bir yol üzerindesin.”
(Yâ Sîn, 36/4)
Bu yol, sıradan bir yol değildir. Ne eğrilik taşır ne de belirsizlik. Başlangıcı vahiydir, sonu hakikattir. Ortası ise imtihanlarla doludur. Taberî, bu yolu Allah’ın razı olduğu açık ve doğru yol olarak açıklar. Yani bu yol, sadece doğru görülen değil; Allah katında doğru olan yoldur.
Sırat-ı müstakîm, yalnızca bir istikamet değildir; aynı zamanda bir karakterdir. Bu yol, peygamberlerin yoludur. Onlar bu yolun sadece yolcusu değil; aynı zamanda rehberidir. Yürüyüşleriyle yolu açmış, hayatlarıyla onu görünür kılmışlardır. Bu yüzden bu yol, sadece tarif edilen değil; yaşanmış bir yoldur.
Kur’ân bu yolu şöyle tarif eder:
“Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir.”
(Nisâ, 4/69)
Bu ayet, sırat-ı müstakîmin kimlerin yolu olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu yol, kaybolanların değil; bulanların yoludur. Bu yol, yalnız yürünmez; bu yolda yürüyenlerin izleri vardır.
İnsan kendi yolunu çizdiğinde çoğu zaman kendini merkeze alır. İstekleri, korkuları ve arzuları yön belirler. Fakat bu durum insanı bir süre sonra yorar. Çünkü insanın iç dünyası sabit değildir; değişkendir. Bugün doğru görülen, yarın yanlış görünebilir. Bugün istenen, yarın değersizleşebilir.
Bu yüzden insanın kendi başına çizdiği yol çoğu zaman kırılır, bölünür ve nihayetinde kaybolur.
Sırat-ı müstakîm ise sabittir. Zaman değişse de değişmez. İnsan değişse de yönünü kaybetmez. Çünkü bu yol, insanın yaratılışına uygundur. İnsan o yolda yürüdükçe kendini bulur; o yoldan uzaklaştıkça parçalanır.
Gazâlî, bu yolu anlatırken insanın aşırılıklar arasında savrulduğunu söyler. Kimi ifrata gider, kimi tefrite düşer. Dosdoğru yol ise bu iki uç arasında dengede kalmaktır. Bu dengeyi kendi başına kurmak zor olan insan, peygamberin rehberliğine muhtaçtır.
Bediüzzaman Said Nursî ise sırat-ı müstakîmi, ifrat ve tefrit arasında hakikat üzere bir istikamet olarak tarif eder. Ona göre bu yol, insanı hem dünyada hem de ahirette selamete ulaştıran yoldur.
Peygamberlerin hayatına bakıldığında bu yolun nasıl yaşandığı açıkça görülür. Onlar sadece doğruyu söylememiş, doğruyu en zor zamanlarda da yaşamışlardır. İmtihan karşısında eğilmemiş, hakikat uğruna bedel ödemekten kaçmamışlardır. Bu yüzden onların yolu, kolay olduğu için değil; doğru olduğu için dosdoğrudur.
Bugünün dünyasında yollar çoğalmış gibi görünür. Herkes kendi doğrusunu savunur, herkes kendi yolunu en doğru kabul eder. Fakat bu çoğalma aslında bir zenginlik değil, çoğu zaman bir dağınıklıktır. İnsan ne kadar çok yola bakarsa, o kadar kararsız kalır.
Sırat-ı müstakîm ise bu dağınıklığın içinden tek bir yolu gösterir:
Az ama nettir…
Sessiz ama derindir…
Gösterişsiz ama sarsılmazdır…
Peygamber bu yolun üzerinde yürüyendir. Onun adımlarına bakmak, yolu görmek demektir. Çünkü yol sözle değil; yürüyüşle anlaşılır. İnsan bazen doğruyu bilir ama o doğruyu nasıl yaşayacağını bilemez. İşte peygamberin hayatı, bilinen hakikatin yaşanabilir hâlidir.
Efendimiz (s.a.v.) bu yolu şöyle tarif eder:
“Benim ve benden sonra gelen hidayet üzere olan halifelerimin sünnetine sarılın.”
(Tirmizî, İlim, 16)
Bu hadis, yolun sadece teorik bir bilgi olmadığını; yaşayan, uygulanabilen bir rehberlik olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bütün bu ayetler ve rivayetler insana şunu fısıldar:
Yol arıyorsan uzaklara bakma.
Sana gösterilen yol zaten açık.
Mesele o yolu görmek değil,
o yolda yürümeye karar vermektir.
Çünkü hakikat çoğu zaman gizli değildir;
insan tarafından ertelenmiştir.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.