Sevgi insanı birliğe, bencillik de yalnızlığa götürür. schiller
MuratKEREMk
MuratKEREMk

Ruh Nesli

Yorum

Ruh Nesli

0

Yorum

1

Beğeni

0,0

Puan

82

Okunma

Ruh Nesli

Ruh Nesli: Destanlaşan Hayatlar

Yazar: Murat Kerem

Tarihin Görünmeyen Kalbi

Tarih, yalnızca zaferlerin değil; ruhların hikâyesidir.
Bazı hayatlar vardır ki sadece yaşanmaz, yazılır. Bazı insanlar vardır ki bu dünyadan göçüp gittikleri hâlde hâlâ konuşur; çünkü onların sesi zamana değil, hakikate aittir.

Tarih kitapları çoğu zaman savaşları, fetihleri, devletleri, orduları ve büyük meydanları anlatır. Fakat insanlık hafızasında asıl kalan şey, kılıçların şakırtısından çok, o kılıçları taşıyan ellerin ardındaki ruhtur. Bir insanı büyük yapan, yalnızca bir meydana çıkması değil; o meydana hangi niyetle, hangi kalple ve hangi teslimiyetle çıktığıdır.

Bir meydan düşün…

Güneş, kızıl bir perde gibi ufkun üzerine inmiş. Toprak, atların nal sesleriyle titriyor. Toz bulutları göğe yükseliyor. Kılıçlar çekilmiş, sancaklar rüzgârla dalgalanıyor. İnsanlar bir hedef uğruna yürüyor. Fakat o meydanda asıl savaş dışarıda değil, kalplerin içinde veriliyor.

Çünkü insanı destan yapan; gücü, makamı veya kazandığı zaferler değildir. Onu yücelten; kimsenin görmediği iç mücadelesi, sabrı, teslimiyeti ve hakikate olan bağlılığıdır. Dışarıdaki zaferler, içte kurulan dengenin bir yansımasından ibarettir.

Bir insan kendi içinde yenilmişse, dışarıda kazandığı zafer de eksiktir. Fakat kendi nefsine karşı ayakta kalmışsa, görünürde mağlup olsa bile hakikat katında galiptir. İşte tarih, biraz da bu görünmeyen galiplerin hikâyesidir.

Bazı insanlar vardır; saraylarda değil, secdelerde büyür.
Bazı insanlar vardır; alkışlarla değil, gözyaşlarıyla olgunlaşır.
Bazı insanlar vardır; kalabalıkların ortasında değil, yalnızlıklarının içinde destanlaşır.

Onların hayatı dışarıdan bakıldığında bir mücadele gibi görünür; fakat içeriden bakıldığında bir terbiyedir. Her sarsıntı onları biraz daha derinleştirir. Her kayıp onları biraz daha hakikate yaklaştırır. Her acı, içlerinde yeni bir kapı açar.

Bu destanın cevabı üç kelimede saklıdır:

Izdırap, intisap ve ruh.

Bu üç kelime, insanı sıradanlıktan çıkarıp destanlaştıran üç büyük hakikatin adıdır. Izdırap insanı yoğurur. İntisap insana yön verir. Ruh ise insanı temsil makamına taşır.



Izdırap: İçte Kazanılan Zafer

Ruhun olgunlaşması çoğu zaman rahatlıkla değil, ızdırapla olur. Rahatlık insanı yüzeyde bırakır; ızdırap ise derinleştirir, yoğurur ve hakikate hazırlar.

İnsan, çoğu zaman rahat günlerinde kendini tanıyamaz. Çünkü rahatlık nefsin sesini yükseltir; acı ise ruhun sesini duyurur. İnsan, en çok sarsıldığı anlarda kim olduğunu anlar. Kırıldığı yerde içindeki asıl cevher ortaya çıkar. Bazen bir kayıp insanın gözünü açar. Bazen bir yalnızlık, kalbin gizli kapılarını aralar. Bazen de bir acı, insanı yıllarca anlayamadığı hakikatin önüne getirip bırakır.

Çünkü insan bu dünyada başıboş değildir. Her hâdisenin arkasında bir hikmet, her sarsıntının içinde bir terbiye, her kırılışın ardında bir inşa gizlidir. Görünürde dağınık gibi duran hâller, aslında ince bir nizamın parçalarıdır.

Bir tohum, toprağın karanlığında parçalanmadan filiz veremez. Toprak onu örter, karanlık onu kuşatır. Dışarıdan bakıldığında yok olmuş gibi görünür. Fakat o karanlığın içinde bir doğuş hazırlanır. Tohum parçalanır; ama yok olmak için değil, yeni bir hayata açılmak için parçalanır.

İnsan ruhu da böyledir. Kırılmadan, yanmadan, sarsılmadan kemale ermez. Bazı insanlar acıdan kaçar; bazıları ise acının içindeki dersi okur. İşte ruh nesli, acıyı sadece bir yara olarak değil, bir terbiye olarak okuyan nesildir.

Kur’ân bu hakikati şöyle haber verir:

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”
Bakara, 2/155

Bu âyet, ızdırabın yalnızca bir kayıp olmadığını; aynı zamanda insanı terbiye eden bir imtihan olduğunu gösterir. İnsan bazen korkuyla sınanır, bazen yoklukla, bazen sevdikleriyle, bazen de kendi içindeki fırtınalarla. Fakat bütün bu imtihanların içinde insanı Rabbine yaklaştıran bir sır vardır.

Büyük âlimlerin musibetleri kalbi arındıran bir cilâ olarak görmeleri de bu yüzdendir. Çünkü cilâ, madene sürüldüğünde onu incitir gibi görünür; fakat neticede onun parlaklığını ortaya çıkarır. Musibet de kalbe dokunduğunda acı verir; fakat doğru karşılandığında kalbin pasını temizler.

Acı, doğru okunduğunda insanı kirletmez; aksine içindeki fazlalıkları yakar, kalbi saflaştırır ve insanı Rabbine yaklaştırır. Böyle bakıldığında acı bir yıkım değil, bir inşadır.

İnsan, kendi nefsinin dar kalıplarını ancak böyle kırar. Böylece kalp, hakikati taşıyabilecek bir genişliğe ulaşır. Dar kalpler küçük meselelerde boğulur. Geniş kalpler ise büyük acıların içinden geçerek merhameti, sabrı ve teslimiyeti öğrenir.

Bu hakikatin tarihteki en canlı örneklerinden biri Selahaddin Eyyûbî’dir. Onun hayatı, rahat sarayların değil; uykusuz gecelerin, secdeye kapanmış duaların ve içten içe yanan bir davanın hikâyesidir.

Selahaddin’i düşün…

Gecenin derinliğinde herkes uyurken, onun gönlünde Kudüs’ün mahzun sesi yankılanıyordu. Kudüs onun için sadece taşlardan, surlardan ve kapılardan ibaret değildi. Kudüs; bir emanetin, bir hasretin ve bir ümmet vicdanının adıydı. Bu yüzden onun mücadelesi yalnızca bir toprak mücadelesi değil; bir ruhun yeniden ayağa kalkma mücadelesiydi.

Onu büyük yapan sadece kazandığı savaşlar değildir. Asıl büyüklüğü, kimsenin görmediği anlarda nefsine karşı verdiği mücadelede gizlidir.

Çünkü dışarıda kazanılan her zaferin arkasında, içeride kazanılmış bir savaş vardır. İç âleminde dağınık olanın dış dünyada düzen kurması mümkün değildir. Nefsini yenemeyen bir insanın dünyayı değiştirmesi de mümkün değildir.

Selahaddin, kılıçtan önce nefsini kuşanmış bir insandı. Zaferleri ordularının çokluğundan değil; kalbindeki teslimiyetten, ahlâkındaki asaletten ve davasına olan sadakatinden doğdu.

Onun büyüklüğü, düşmanına karşı gösterdiği güçte olduğu kadar, zafer anında gösterdiği merhamette de saklıydı. Çünkü gerçek kahramanlık, yalnızca savaş meydanında cesur olmak değildir; gücü eline geçirdiğinde adaleti kaybetmemektir.

İşte ızdırap böyle bir terbiyedir. İnsanı pişirir, derinleştirir ve kendi nefsinin esaretinden kurtarıp daha büyük bir davanın insanı hâline getirir.



İntisap: İzzetin Kaynağı

İnsanı asıl yücelten, sahip oldukları değil; kime bağlı olduğudur.
Çünkü insan, dayandığı hakikat kadar yükselir.

Bir dal, ağacına bağlıysa yeşerir; koptuğu anda kuruması başlar. İnsan da böyledir. Hakikate bağlıysa ayakta kalır; ondan koparsa, dışarıdan ne kadar güçlü görünürse görünsün içten içe zayıflar.

Gerçek izzet, kalabalıkların alkışında değil; insanın yalnız başına secdeye varabilmesindedir. Dünya insana kapılar açabilir, makamlar sunabilir, onu kalabalıkların önüne çıkarabilir. Fakat insanın gerçek değeri, başını kimin huzurunda eğdiğiyle ölçülür.

Kur’ân bu gerçeği şöyle bildirir:

“İzzet bütünüyle Allah’a aittir.”
Nisâ, 4/139

Bu yüzden izzet, dış görünüşte değil; iç bağlılıktadır. İnsan, Allah’a intisap ettikçe yükselir; O’ndan koptukça, dışarıdan güçlü görünse bile içten fakirleşir.

Çünkü insanın ruhunu ayakta tutan şey, sahip olduğu imkânlar değil; dayandığı hakikattir. İnsan kendi başına güçlü değildir; ancak hakikate bağlandığında güç kazanır. Kopuk bir varlık, ne kadar büyük görünürse görünsün, içten çökmeye mahkûmdur.

İntisap, yalnızca bir aidiyet değil; aynı zamanda bir istinad noktasıdır. İnsan o noktaya bağlandıkça dağılmaz, savrulmaz, küçülmez.

Dünyanın en büyük zayıflığı, insanın kendini kendine yeter sanmasıdır. İnsan, kendi aklını, kendi gücünü, kendi imkânını mutlak zannettiği anda içten çöküş başlar. Çünkü insan sınırlıdır: Ömrü sınırlıdır, gücü sınırlıdır, nefesi sınırlıdır. Sınırlı olan insan, sınırsız bir hakikate bağlanmadıkça gerçek huzuru bulamaz.

Bu hakikatin tarihteki en çarpıcı örneklerinden biri Hz. Ömer’in Kudüs’e girişidir.

Rivayetlerde onun Kudüs’e gösterişten uzak, sade ve vakur bir hâl ile girdiği anlatılır. Dışarıdan bakıldığında sade bir yürüyüştür; ne ihtişam vardır ne de gösteriş. Fakat o sadeliğin içinde sarsılmaz bir izzet taşınmaktadır.

Bir şehir teslim olmuştu. Kapılar açılmıştı. İnsanlar büyük bir hükümdar bekliyordu. Gözler ihtişamlı elbiseler, görkemli alaylar, altın işlemeli sancaklar arıyordu. Fakat gelen kişi, bütün bu beklentileri boşa çıkaran bir sadelikle yürüyordu.

Çünkü orada taşınan şey bir makam değil; hakikate olan bağlılıktı.

Hz. Ömer’in izzeti, üzerindeki elbiseden değil, kalbindeki kulluk şuurundan geliyordu. Onun heybeti, yanında yürüyen ordulardan önce, içinde taşıdığı adalet duygusundan doğuyordu.

Çünkü gerçek izzet:

Giyilen elbisede değil, taşınan ruhta,
Makamda değil, kullukta,
* Alkışta değil, secdede saklıdır.

Bir insan secdede küçülmez; aksine orada büyür. Çünkü secde, insanın nefsini yere indirip ruhunu yücelttiği makamdır. Başını Allah’ın huzurunda eğen insan, kulların karşısında eğilmez. Kalbi Allah’a bağlı olan insan, dünyanın geçici rüzgârlarıyla savrulmaz.

İşte intisap budur:
İnsanın kendini hakikate bağlamasıdır.
Kendi varlığını mutlak değil, emanet bilmesidir.
Gücünü kendinden değil, Rabbinden bilmesidir.

Böyle bir insanın yürüyüşünde vakar vardır. Konuşmasında sükûnet, susmasında derinlik, bakışında merhamet hissedilir. O, insanlara tepeden bakmaz; fakat hakikatin önünde eğilmekten de çekinmez.



Ruh: Nesli İnşa Eden Hakikat

İslâm’ın şiarı; adalet, tevazu ve teslimiyettir.

Bir toplum düşün:
Güçlünün değil, haklının kazandığı;
zenginin değil, adilin yükseldiği;
makam sahibinin değil, emanet bilincine sahip olanın öne çıktığı bir toplum…

İşte ruh neslinin inşa edeceği dünya, böyle bir dünyadır.

Bu düzen tesadüflerin değil; ilâhî ölçünün eseridir. Çünkü kâinatta nasıl kusursuz bir denge varsa, insan hayatında da o dengenin bir yansıması olmalıdır. Güneş vaktinde doğar, gece vaktinde iner; mevsimler bir nizam içinde döner. Kâinatta ölçüsüzlük yoktur. Öyleyse insan hayatı da keyfîliğe, dengesizliğe ve zulme terk edilemez.

Kur’ân şöyle buyurur:

“Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar.”
Nahl, 16/90

Bu âyet yalnızca bireysel ahlâkı değil, aynı zamanda toplum düzenini de kurar.

Çünkü adalet yoksa güç zulme dönüşür.
Merhamet yoksa düzen katılaşır.
Tevazu yoksa makam insanı zehirler.
Teslimiyet yoksa insan kendi nefsini ilahlaştırmaya başlar.

Adalet bozulduğunda denge bozulur.
Denge bozulduğunda hayat sertleşir.
Hayat sertleştiğinde ise insan ruhu daralır.

Ruh nesli, işte bu ilâhî dengeyi içinde taşıyan insandır.
İradesi vardır; fakat teslimiyetle yön bulur.
Gücü vardır; fakat merhametle yumuşar.
Dünyadadır; fakat kalbi ebediyete bakar.

Eli halkın içindedir; kalbi Allah’a bağlıdır.

Bu nesil dünyayı gürültüyle değil; sessiz ama derin bir duruşla değiştirir. Çünkü onların tesiri sözlerinden çok hâllerinden doğar.

Onlar sadece konuşmaz; yaşar.
Sadece anlatmaz; temsil eder.
Sadece inanmaz; inandığını hayatının damarlarına kadar taşır.

Bir ruh insanı, kalabalıkların içinde kaybolmaz; çünkü içinde bir pusula taşır. O pusula onu hakikate çevirir. İnsanlar menfaatin peşinden giderken o emanetin peşinden gider. İnsanlar görünmek isterken o hizmet etmek ister. İnsanlar alkış ararken o rızayı arar.

Tarih sayfaları yalnızca olayları değil, ruhları taşır. Bazı insanlar bir savaşın, bir devrin veya bir olayın içinde görünür; fakat gerçekte insanlığın vicdanına yazılır.

Zübeyr bin Avvam, Bedir’de yalnızca bir savaşa katılmadı; korku ile iman arasında bir tercih yaptı. O gün meydanda sadece iki ordu karşı karşıya gelmedi; insan ruhunun derinliklerinde de bir imtihan yaşandı. Korku bir taraftaydı, iman diğer tarafta. Can sevgisi bir taraftaydı, hakikat uğruna yürümek diğer tarafta.

İman ağır bastığında, insanın yaşı, gücü ve imkânı ikinci planda kalır. Çünkü iman, kalbe öyle bir yön verir ki insan artık kendi canından daha büyük bir hakikat için yürür.

İmran bin Husayn ise hastalıkla geçen yıllarında sabrın ne demek olduğunu gösterdi. Bedeni zayıfladı, fakat ruhu dimdik kaldı. Dışarıdan bakıldığında bir hasta vardı; fakat hakikatte sabrın sancağını taşıyan bir ruh vardı.

Onun hâli bize şunu öğretir:
Bazen insanın en büyük cihadı meydanda değil, yatağında verdiği sabır mücadelesidir.
Bazen en büyük mücadele, görünmeyen bir sahnede verilir.

Bazı sabırlar vardır, kimse duymaz.
Bazı gözyaşları vardır, kimse görmez.
Bazı dualar vardır, sadece gece bilir.

Fakat Allah katında hiçbir sabır kaybolmaz, hiçbir gözyaşı boşa gitmez, hiçbir mücadele karşılıksız kalmaz.

Hanzala bin Ebû Âmir’in hayatı ise ayrı bir ibret tablosudur. O, dünya mutluluğunun en sıcak anından ayrılıp ebedî hakikate yürüdü. Bir yanda yeni kurulmuş bir yuva, diğer yanda Uhud’un çağrısı vardı. Bir yanda dünyanın en tatlı bağı, diğer yanda ebediyetin daveti…

O, tercihini yaptı.
Dünyadan ebediyete açılan o ince çizgide yürüdü.

Uhud’da şehit olduğunda “Gasîlü’l-melâike” yani meleklerin yıkadığı kimse olarak anıldı. Bu hâdise, bir insanın bir anlık tercihinin nasıl ebedî bir şerefe dönüşebileceğini gösterir.

Çünkü insanın her tercihi, sadece bugünü değil; ebediyetini de şekillendirir.

Onlar sadece yaşamadılar; yaşadıklarını hakikate dönüştürdüler.

Onların hayatında ızdırap vardı, fakat isyan yoktu.
Mücadele vardı, fakat kibir yoktu.
Teslimiyet vardı, fakat pasiflik yoktu.

İşte ruh insanı böyledir:
Acıyı taşır, ama acıya yenilmez.
Mücadele eder, ama nefsine esir düşmez.
Güçlenir, ama zalimleşmez.
Yükselir, ama kibirlenmez.
Kaybeder, ama ümidini kaybetmez.



Devlet, Emanet ve Ruh

Bir devletin gücü, yalnızca ordusundan değil; taşıdığı ruhtan gelir.

Ordular bir devleti koruyabilir; fakat ruh yoksa o devletin içi boşalır. Kaleler şehirleri savunabilir; fakat adalet yoksa gönüller fethedilemez. Kanunlar düzen kurabilir; fakat emanet bilinci yoksa o düzen ayakta kalamaz.

I. Murad, gücü bir amaç değil, bir emanet olarak gören bir hükümdardı. Onun için yönetmek; hükmetmekten önce adaleti ayakta tutmak, emaneti ehline vermek ve gücü hakka hizmet ettirmekti.

Bir hükümdarı büyük yapan, yalnızca toprak genişletmesi değildir. Asıl büyüklük, eline geçen gücü nasıl kullandığında ortaya çıkar. Güç nefsin eline geçerse zulme dönüşür; hakikatin emrine girerse hizmete dönüşür.

Kur’ân bu hakikati şöyle bildirir:

Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder.”
Nisâ, 4/58

Emanet bilinci kaybolduğunda güç bozulur.
Güç bozulduğunda adalet zedelenir.
Adalet zedelendiğinde toplum çözülmeye başlar.

Bir toplumun çöküşü çoğu zaman dışarıdan başlamaz; içeride adalet duygusunun zayıflamasıyla başlar. İnsanlar hakkın değil gücün geçerli olduğuna inanmaya başladığında, toplumun ruhu yaralanır. Emanet ehline verilmediğinde liyakat zayıflar; liyakat zayıfladığında güven kaybolur; güven kaybolduğunda ise insanlar aynı çatı altında yaşasa da aynı ruhta birleşemez.

Bu yüzden ruh nesli yalnızca iyi bireyler yetiştirme davası değildir; aynı zamanda adaletli bir toplum inşa etme davasıdır. Çünkü ruhu olmayan insan savrulur; ruhu olmayan toplum da dağılır.

Ruh nesli;
gücü emanet bilen,
makamı hizmet sayan,
izzeti kullukta arayan,
zaferi önce içinde kazanan nesildir.


Destan Hâlâ Yazılıyor

Ruh insanı; ibadetle derinleşmiş, ızdırapla olgunlaşmış ve hakikate intisapla yücelmiş insandır.

Fakat o, yalnızca kendini kurtaran bir insan değildir. O, başkalarının karanlığına ışık olmaya çalışan; insanlığın yükünü omuzlayan insandır.

Kendi huzurunu başkalarının huzurundan ayrı görmez.
Kendi kurtuluşunu, başkalarının kurtuluşundan koparmaz.

Çünkü bilir ki:
Izdırap bir yük değil, bir emanettir.
Hizmet ise bir tercih değil, bir vazifedir.

Yine bilir ki:
Hiçbir şey başıboş değildir.
Hiçbir acı manasız değildir.
Hiçbir mücadele karşılıksız değildir.

Bu insan, acı çektiğinde yalnız kendini düşünmez. Kendi yarasından başkasının yarasına yol bulur. Kendi gözyaşından merhamet çıkarır. Kendi imtihanından, başkalarına ışık olacak bir ders devşirir.

Çünkü ruh nesli, karanlığa küfreden değil; karanlığın içine kandil taşıyan nesildir.

Bu bir hayat değildir.
Bu, bir destandır.

Ve o destan hâlâ yazılıyor.

Nice insanlar geçti bu dünyadan…
Kimi rahat yaşadı, sessizce kayboldu.
Kimi yandı, ama ışık oldu.

Kimi kalabalıklar içinde alkışlandı, fakat unutuldu.
Kimi sessizce yaşadı, fakat duası hâlâ yankılanıyor.
Kimi saraylarda iz bırakamadı.
Kimi bir secdede insanlığın vicdanına yazıldı.

Bugün geriye baktığımızda hatırlananlar; rahat edenler değil, kendini aşanlar ve başkaları için yaşayanlardır.

Çünkü insanın değeri, ne kadar yaşadığıyla değil; ne uğruna yaşadığıyla ölçülür.
Bir ömür uzun olabilir, ama boş geçebilir.
Bir hayat kısa olabilir, ama ebedî bir iz bırakabilir.

Belki de en büyük kayıp, acı çekmek değil; hiçbir şey uğruna yanmamaktır.

İnsan, uğruna yanacağı bir hakikat bulamamışsa, ne kadar yaşarsa yaşasın eksik kalır. Çünkü ruh, konforla değil; dava ile derinleşir. İnsan, kendini aşan bir hakikate bağlandığında gerçek anlamda yaşamaya başlar.

Ve şimdi soru bize dönüyor:

Tarihin sayfalarında okuduğumuz bu insanlar sadece geçmişin kahramanları mı?
Yoksa bize bırakılmış bir çağrı mı?

Selahaddin Eyyûbî’nin uykusuz geceleri,
Hz. Ömer’in vakur sadeliği,
Zübeyr bin Avvam’ın imanı,
İmran bin Husayn’ın sabrı,
Hanzala bin Ebû Âmir’in tercihi ve
I. Murad’ın emanet bilinci bize ne söylüyor?

Belki de hepsi aynı hakikati fısıldıyor:

İnsan, nefsini aşmadan yükselemez.
Hakikate bağlanmadan izzet bulamaz.
Ruhunu inşa etmeden dünyayı inşa edemez.

Ve soru artık kaçınılmazdır:

Biz, o destanın neresindeyiz?

Paylaş:
1 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Ruh nesli Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Ruh nesli yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Ruh Nesli yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL