2
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
6287
Okunma

Mukaddime:
Bu şiir, büyük şâir Muhammed Hüseyin Şehriyar’ın meşhur “Heydarbaba’ya Selam” adlı şiirine bir nazire gibi yazılmış olmasa da, büyük şâirin meşhur şiirinden esinlenerek kaleme alınmıştır. Aynı dil içindeki aynı lehçe ve aynı gelenek ve göreneklerin iki ayrı evladı, aynı coğrafyanın iki ayrı ucundan geçmişi ve özlemleri mısralarla resmetmişlerdir. En büyük benzerlik bu olsa gerek!
Şiirde, baştan sona kadar Azeri Lehçesinin Eleyez Dağı’nın Batı yakasındaki Ağbaba-Şöreğel yöresine ait şivenin kullanılmasına çaba gösterilmiştir.
Şiir içinde zikredilen isimlerin tamamı gerçek kişiler ve gerçek mekânlardır...
-I-
Bayram gelif amma eşik borandı
Gurban ona kim ki xetir sorandı
Xelil emim at üstünde durandı
“Eye, size gurban olum ay ede!
Alma, heyva, nar getirdim; heybede”
Din gecesi gapı baca dalında
Baxt axdaran gızlar yar xeyâlında
Umutları bağlanan şallarında
Kış çetindir eşikde kar-boran var
Ne bilsinler xeyâlları boğan var
Bayram diye şadlık düşdü emmize
Güneş gene üzün gösderdi bize
Kar eridi seylab döndü denize
Bahar başı gargara var, garğın var
Barışdırax, küskünler var, darğın var
Bahar kadem bastı toy, nanay çalın
Uşaxlar eşikde; el, ayak yalın
Gonax gelif, galxın içeri alın
Gelen gelsin canımıza minnetdir
Yaz baharda Ağbaba bir cennetdir
Bacıoğlu’nun gül çiçeği açılır
Goyun guzu dört bir yana saçılır
Bulaxlardan soğuk sular içilir
Pongar bulax sanki ab-ı hayatdır
Burda en son akla gelen mematdır
Çerçi-satançılar gelifler köye
Dünyamalı kişi gayıdıf öye
“Bu ne zaddı bele, neçedi eye?”
Yağ pendiri verip her zad alıllar
Gayıdıf evlere şadlık salıllar
Bahar yağışları günbegün yağır
Terelik, Karahan çağlayıf axır
Şöreğel elleri yaylaya çıxır
Goyun guzu mal danaya garışıf
Yaylaçı göçleri Göydağ’dan aşıf
Seher yeli Leylioğlu’ndan eserdi
Hacı dedem gurbanını keserdi
Anam tendir üsde gazan asardı
Kalbay-nenem yığar bizi başına
“Balam, bu senindi, bu gardaşına!”
Aşxanada kemer ocax galanır
Ayax deyip çaydanımız calanır
Eğiş üste kebabımız harlanır
Kalbay-nenem, indi galxıf gelesen
Balana gene bir lâylâ deyesen!
Men Göydağ’a sökemişem dalımı
Tasvir mümkün değil her ehvalımı
Gece yüz min yıldız öper alnımı
Güneş Eleyez’den selâma duruf
Bir guruğşun kimi kalbimi vuruf
Güllübulak yaylasından yuxarı
Harxınan açılmış suyun axarı
Gız gelinler yuyar orda paltarı
Gün ışığı çiçeklerde ışıldar
Rüzgâr âşkı gulaxlara pıçıldar
Dal Göl üste goyun guzu yayılar
Axşam eve geldiğinde sayılar
Uzaxtan bir kaval sesi duyular
Zafer emoğlunun sevdasıdır bu
Nece cavanların rüyasıdır bu
-II-
Gomşu köyden Terekeme anlattı
Söz üstüne sözle lezzetler gattı
Ruhuma velvele salıp oynattı:
“Gün ortoydu, men ordoydum ay lele
İndi men anladım sen de duy lele
Çıxarttılar hâkimin gavağına
Cavap verdim onun her sorağına
Üzüm döndü gız gelin duvağına
Sayalı’nın her işini göreerdim
Öyde oturuf hörremi hörtdedeerdim
Zalımoğlu birden çekif oddadı
Düşmanlığın ataşını xoddadı
Soyağacın budaxların budadı
Gede, menim gavağımda mef oldu
Acıları yüreğime sef oldu”
Hasan emim dam üstünde dureerdi
Gün ışığı üzümüze vureerdi
Del- İse de köy xalgını gıreerdi
Deyin görek yalandan kim ölüfdü!
Del-İse’nin sirrini kim bilifdi?
-III-
Eleyez eteği hep bizim eller
Yuxarı Ağbaba alt yanı Deller
Hepsi bizim çaylar, hep bizim göller
Arpaçayı, garşıya bir selâm de
Eski Bacıoğlu’na bir çift kelâm de
Eleyez, sen menim uca dağımsan
Eleyez, sinemde çapraz dağımsan
Eleyez, yuxumda acım, ağrımsan
Efsus indi yad ellerin olufsan
Men yazığı ataşlara salıfsan
Bir çetin kış günü düştüm yollara
Yol mol yox aslında saplandım kara
Bir balaca uşax, ne ki kar yara!
Boran, tipi her yer kara büründü
Birden Eleyez’in başı göründü
Sol yanımda bir heybetli dağ indi
Hissettim ki yüreciğim sağ indi
Xeyâlime cennetten bir bağ indi
Sevincimden nârâ attım, bağırdım
Yaradan’ı imdadıma çağırdım
O gün bugündür ki sana âşığam
Sen de oldun menim gardaşım, gağam
Sevdan serimdedir neçe ki sağam
Şâirem, sözlerim senin âşkına
Başındaki duman, çenin âşkına
Senin başın yarık yar hevesinden
Göz gözü görmez ki duman, sisinden
Bir haray sal volkanın üstünden
Göydeki durnalar gatar gatar hey!
Belke sesin Ağbaba’ya çatar hey!
Atayurt hesreti kâr etti câna
Bilmirik ki galxak gedek hayana?
Âbâd elim indi dönüf verana
Bacıoğlu’ndan, Okçuoğlu’ndan bir ses yok!
Garaçanta, Goncalı’dan nefes yok!
Mescitler kilise, susuf münacat
Ezanlar kiriyif, heyhat ki heyhat
Hardadı meclisler, hanı cemaat?
Mezarımız gâvurlara yol oluf
Çeşmimizin yaşı axıf sel oluf
Vatan elden getdi her yan düz oldu
Hasretinden yandı yürek köz oldu
Leyl-i nehar dilimizde söz oldu
Çağır Şah-ı Merdân gelsin haraya!
Merhem sürsün bu onulmaz yaraya!
-IV-
Hep dolardı Hac-Hüseyn’in otağı
Eksilmezdi gapısından gonağı
Gece gündüz heç sönmezdi çerağı
Fağır-yoksul sufrasından doyardı
Hamı onu baba kimi sayardı
Molla Yusuf mersiyeye gelerdi
Dam üstünden münacatın vererdi
Sine vuruf “Vah Hüseyn’im” deyerdi
Eset Dayı: “Alem garalı geldi!”
Sinezenler: “Hüseyn yaralı geldi!”
Uşağ idik biz de sine vurardık
Hardan bazı yorulardık, durardık
Çerağları işkab üste yaxardık
Eset Dayı: “Alem garana gurban!”
Sinezenler: “Hüseyn yarana gurban”
Molla Yusuf ciğerleri dağlardı
Goca, cavan, arvad-uşax ağlardı
Gözyaşları sel oluban çağlardı
Yüz nefere birden çörek vererdik
Bir künçde de biz oturar yeyerdik!
Her emel aslına ricat eyledi
Hac-Hüseyin arz-ı vücûd eyledi
Getdi Beytullah’da sücûd eyledi
Selâm verdi, dedi, gelsin gardaşlar
Tek birce Allah’a eğilsin başlar
Hac-Hüseyin Muhammed ümmetiydi
Onun işi imama xidmetiydi
En gözel terefi sexavetiydi
İndi her şey hikâyetdi, nağıldı
Felek vurdu tufağımız dağıldı
El kadrini bilmek böyük hünerdi
Kaçak Nebi kimi boz at binerdi
Menim atam ki bir er oğlu erdi
Keşke çıxıf ordan bir sesleneydi
Kerim Kılıç adı bir efsaneydi
Gurur duydum onun her nişânından
Başım göğe erdi şeref, şânından
Ezildim ve korktum ad-ı sânından
Kazıdım kalbime, hem zikrim-virdim
“Hayatta ben en çok babamı sevdim”(1)
Anamı sorsanız o da yiğitdi
Elde silah, beş yetimi böyütdü
Devran onu acımasız öğütdü
Ezelden axire garaymış baxtı
Yıkılsın düşmanın tac ile taxtı
Zehir kattım yürek sancılarıma
Hüseyn’in acısı acılarıma
Zeyneb’in garası bacılarıma
Keremine şükür olsun İlâhi
Elbet sensin gönlümüzün penahı
Şekvâ hakkım yoktur elbet hâlimden
Şaxta vurdu kâm almadım gülümden
Danelerim tek tek getdi elimden
Belke talih düşman, belke de kader
“Henüz tipi dinemedi ki Müzehher!” (2)
Ömrüm nehri bulanıktı; duruldu
Başaklarım rüzgârlarda savruldu
Hasret ateşiyle bağrım kavruldu
Gittikçe açıldı aramız dağlar
Daha da bağlanmaz yaramız dağlar
Var vücûdum imtihana çekildi
Ömrüm kalesinin burcu söküldü
Pünhan sırrım âlemlere döküldü
Ya Rab, kimse derde düçâr olmasın
Yaxşı görüm yaman güne kalmasın
-V-
Soruşdum bu kimin nesidir gelen
Toylar meclisinin süsüdür gelen
Mehmet Hicrani’nin sesidir gelen
Bir Atüstü, bir Zarıncı, Xoşdamak
Âdet oldu yâda salıf ağlamak
Bir yiğit ki atların şehsuvarı
Yıktı geçti karanlık duvarları
Okçuoğlu’nun bize son yâdigârı
Dilan’da bir Hasan Ağa varıydı
Medenî dergâhın ilk serdarıydı
Öğün vatanınla ey bizim elli
Arxamız Ziyaret, bir yan Bığelli
Zirveleri karlı eteği güllü
Kanlı yaylasında Zülfikar Ağa
Ağa da ağa ha! Salma ayağa!
El deyif de geçmek olmaz; gevherdi
Her garışı düşmanlara siperdi
Mehebbeti yürklerde çeperdi
Men de bir gayıdıf orya gedeydim
Gedeydim de öz elimde öleydim
Amma gelin görün devran ne döndü
Neçe hanedanın nesli süründü
Hac-Abbasoğlu’nun ocağı söndü
Hani ata-dede, nerdedir baba?
Otur geçmişine ağla Ağbaba!
Çok kötü verdik biz, bu imtihanı
Kiminin serveti, kimini canı
Keher kısrakları binenler hanı
Kızakların özü yitti, adı var
Bu dünyanın ne tuzu ne tadı var
Ayrılık bezminin cemine dolduk
Hasret bahçesinin gülüydük, solduk
Arzu’dan, Aslı’dan, Leyli’den olduk
Biz, Mecnun’u getirmezken dillere
Peren peren oluf düştük çöllere
Gocalığın birce belin gıraydım
Cavanlığın günlerine varaydım
Eleyez’in zirvesinde duraydım
Bağıraydım “Haray! Ellerim haray!
Lal olufdu şirin dillerim haray!”
Cahit Kılıç
İstanbul, 6-16 Kasım 2011
_________________________________________
(1) : Can Yücel’den.
(2): Tarafımca, Mahmut Yesari’nin Tipi Dindi adlı romanından bir diyaloga âtıf.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.