0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
25
Okunma
Gözlerimde yine o derin, hüzünlü duman,
Yusuf’un sesinden bir dua düşer dile:
"Bu nasıl bir ayrılık, bu nasıl bir zaman?
Yolumuz Kırklar Meclisi’ne düşer bile..."
Bir er meydanıdır burası, basamaz her ayak,
Burada ne saray kalır ne mülk, ne de makam!
Tozlu yollardan süzülür dervişin nefesi,
Hızır elini uzatır, darda kalana kulak ver.
Bir dağ başında yankılanır garibin sesi,
Kırklar’ın ceminde her can bir başka güvercin,
Kimi pir, kimi veli, kimi Hak’tan bir nişan.
Yüreğinde sevgi olmayan, buraya basamaz taban!
Dağlar, taşlar şahit bu kadim divana,
Kimse kimseye üstünlük taslamaz burada.
Bir lokma ekmek bölüşülür kırk canla beraber,
Herkes kendi kalesini yıkıp de gelir buraya.
Burası ne zengin sofrası, ne fakir zindanı,
Burası gönül erlerinin, aşkla yanan meydanı.
Horasan’dan esen rüzgar katar önüne beni,
Hacı Bektaş’ın nefesi ısıtır bu buz yutmuş dili.
Gözyaşıyla sulanır buralarda her bir karış toprak,
Veliler sır verir, diller lal olur, başlar eğik.
Ey yorgun gönlüm, sor bakalım kendine:
Hangi velinin eşiğine yüz sürmeye geldin bu gece?
Kırklar bir içer, kırkı birden susar derler,
Bir bülbül öter uzakta, gam kervanı yüklenir.
Biz ne hanlar gördük kibre bürünüp yıkılan,
Ne veliler gördük bir Hırka bir lokmayla dirilen!
Yusufça bir hüzün çöker omuzlarıma,
Gözüm yolda, kulağım seste, beklerim hâlâ...
Recep Hayal
Hayaloğlu
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.