0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
113
Okunma
Bir çatlak uğultusu gibi sızar betonların arasından,
vitrinlerin, o çiğ neonların gürültüsünde harcanıp gider.
Kaç el cesaret edebilir teni yüzülmüş o doğruyu masaya fırlatmaya?
Zaten ilk çekiç darbesinde susar koronun o ezberlenmiş uğultusu.
Ağırdır sırtındaki o kambur,
baktığı gözlerde paslı bir çivi, donuk bir sıçrama…
Çünkü o çıplak ayaklar, salonun kadife halılarını lekeliyor;
istenir ki kör bir kireç kuyusuna gömülsün etin sızısı.
Dostu masallardır insanın, düşmanı ise yüzünü bölen o cam.
Çünkü gerçek gelir, gıcırdayan parkelerin konforunu yıkar.
İnsanlar sırf uykuları bölünmesin diye perdeleri çeker;
unuturlar göğüsteki eski yarayı, unuturlar ceplerindeki tek kibriti.
Ama o leke, teslim olmaz o derin sessizliğe.
Kül rengi bir duman sarsa da kentin caddelerini,
Rutubetli bir parlamayla çakar kaburgaların altında,
Yolunu kaybedenlerin avucuna düşen sıcak bir kovan gibi.
Yapayalnızdır, ama sahipsiz değildir aslında.
Çünkü bir gece köşe başlarında birikir o gözü açık fenerler
Ve hiç beklenmedik bir şafakta, o sağır betonların ortasında,
Gerçek, dilsiz bir çığlık gibi dikilir yeniden.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.