0
Yorum
5
Beğeni
0,0
Puan
147
Okunma
Bir akşamüstüydü;
gölgelerin uzayıp umutların kısaldığı o sessiz ve kimsesiz saatlerde başladı her şey.
Yıllardır sırtımda taşıdığım bu ağır, görünmez yükle,
nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm durdum ıslak kaldırımlarda.
Ne gittiğim yönün bir anlamı kalmıştı artık benim için,
ne de ardımda bıraktığım o tozlu, yorgun yolların.
Geçtiğim her dar sokakta çaresizce seni ararken,
bu fani dünyanın o soğuk ve umursamaz gerçeğiyle çarptım yüzümü.
Çabaladım, direndim, hayata tırnaklarımı kazıyarak tutunmaya çalıştım,
ama ne yaptıysam kaderin o acımasız cilvesine yenik düşmekten kurtulamadım sonunda.
Zaman akıp gidiyor sanıyordum;
oysa duran zaman değilmiş, benmişim o ayrılık gecesinde çakılı kalan.
İçimdeki yangını söndürmeye ne dökülen gözyaşlarım yetti,
ne de zamana bıraktığım o avutucu yalanlar.
Sokaklar boşalıp şehir kendi karanlık uykusuna çekildiğinde,
ben yine kalbimin tam ortasındaki o geçmeyen ağrıyla baş başa kalıyorum.
Sanki dünya dönmeyi bırakmış da bir tek benim çilem hiç bitmiyormuş gibi;
Oysa biliyorum, kaçtığım her yer yine sana çıkıyor,
ve ne tarafa dönsem sensizlik duvarına çarpıyor bedenim.
Bunca yıllık emeğin,
bunca sevdalı bekleyişin karşılığı böyle feryat figan bir yalnızlık mı olacaktı?
Saatin her tıkırtısı bir bıçak gibi saplanıyor şimdi şakaklarıma,
sessizlik bile feryat ediyor adeta.
Eski bir mektubun sararmış köşesinde,
kırık bir fincanın dibinde arıyorum eskiden can veren o kokunu.
Hangi duaya sığınsam, hangi dizeye tutunsam sonu hep senli
bir hüsran, hep bitmeyen bir yalnızlık oluyor.
Gözlerimi kapattığım an hücum ediyor hatıralar;
Söylesene, hangi can dayanır böyle içten içe erimeye,
hangi yürek taşır bu kadar ağır bir hüsranı?
Yoruldu artık dizlerim,
tükenmek üzere içimdeki o son direnç kırıntısı da birer birer kayıp gidiyor.
Gelen günün bir aydınlık getireceğine olan inancımı çoktan gömdüm.
Kime dokunsam yabancı,
kime derdimi anlatsam duvar kadar dilsiz ve bir o kadar da sağır bu dünyada.
Savrulup duruyorum çaresizliğin ortasında,
fırtınaya yakalanmış bir sandal gibi yapayalnızım.
Bazen durup soruyorum kendime;
bu kadar mı ucuzdu bir ömrü bir çırpıda gözden çıkarıp gitmek?
Sen kendi dünyanda belki de yeni bir baharı yaşarken,
bana düşen bu karanlık mahzen mi olmalıydı?
Herkes kendi payına düşeni alır derler ya bu hayatta,
benim payıma da hep bu zifiri dertler düştü demek ki.
Kaç kadeh devirdim masalarda sensizliğin şerefine,
kaç geceyi sabah ettim gözümde yaşlarla?
Hiçbiri getirmedi seni geri,
hiçbiri dindirmedi yüreğimdeki o alev alev yanan cehennemi.
Kendi kıyametini koparan bir adamın,
dünyadan bekleyecek tek bir umudu kalır mı söylesene?
Gidiyorum işte, nereye olduğunu bilmeden,
sadece adımlarımı bu kırgın topraklardan çekerek.
Beni soran olursa o vefasız şehre; ’
Sevdası uğruna tek bir huzur bulamadan göçtü’ deyin...
Ne bir umudum kaldı yarından, ne de düne dair tek bir güzel hatırlayışım.
Bütün mevsimlerim kışa döndü,
bütün çiçeklerim daha tomurcukken boyun büktü toprağa.
Kendi cenazemi taşıyorum sanki omuzlarımda,
kimsenin ruhu bile duymadan yürüyorum ölüme doğru.
Daha ne kadar dayanır bu can bu cefa yüküne,
daha kaç gece feryat eder bu yorgun yürek?
Şimdi gecenin en koyu, en çaresiz anında,
içimdeki o hiç dinmeyen dev fırtınayla tek başıma hesaplaşıyorum işte.
Hiçbir teselli iyileştirmiyor artık ruhumdaki bu derin yarayı,
hiçbir mevsim, hiçbir güneş ısıtmıyor içimdeki o büyük, buz tutmuş boşluğu.
Ne zaman adın geçse bir sohbetin kıyısında,
takvimin hangi sıcak yaprağı olursa olsun kalbimin üzerine amansız bir zemheri düşüyor.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.