0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
72
Okunma
Saçın teli ki...
Okşanırken bir başın üzerinde,
Irmak gibi kayardı parmaklarımızın arasından.
Rüzgâr fısıldasa kokusunu, sarhoş olurdu gece,
Tel tel dizilirdi şiirlerin dizelerine.
Ama ne zaman ki düştü porselen bir tabağın akına,
Ne zaman ki çizgiyi aştı, çizginin dışında kaldı...
Bir tiksinti sarar içimizi, gözden çıkarırız bir çırpıda,
Emeği, aşı, o biricik teli dökeriz çöpe,
Sanki hiç dokunmamışız gibi o ipeksi varlığa.
Kelebeğe methiyeler dizeriz kanadındaki boya için,
Ne de güzel yaratmış der, hayranlıkla izleriz ömrünü.
Oysa öte yanda bir hamam böceği,
Işıktan kaçan o garip, o kendi hâlindeki yolcu...
Sırf evimizin zemininde yürüdü diye,
Görmüş gibi en büyük düşmanı, eziveririz gözümüzü kırpmadan.
Sinekleri gazlarız, kimyasalla boğarız gökyüzünü,
Ama karıncaya basmaya kıyamaz ayaklarımız.
Biri hırsızdır gözümüzde, biri işçi,
Kendi aklımızca biçeriz canlıya hürmeti.
Gülü koklarız, yüzümüzü süreriz kadife yaprağına,
Aşkın sembolü yapar, baştacı ederiz.
Dut Yaprağını sarma yaparız, dizip tencereye, lezzet sayarız kendimize.
Peki ya o gülü, o yaprağı büyüten,
Gecelerce topraktan su çeken o cefakar dal?
Bir kış günü çatırdatarak kırar, atarız ateşe,
Büyüttüğü güzelliğin hatırına bile bakmadan
Yakar da kül ederiz bir çırpıda.
Ah, ne çok şey var hayatımızda
Sırf olmaması gereken yerde diye harcadığımız...
Yerini beğenmediğimiz için değerini sildiğimiz,
Aynı maddeden yapılmışken, birini göğe çıkarıp
Ötekini yerin dibine soktuğumuz...
Biz ki kendi koyduğumuz sınırların kölesiyiz,
Dokunduğumuz her şeye kendi kibrimizin rengini verir,
Sırf sırasını şaşırdı diye güzelliği bile infaz ederiz.
Kıyıya vuran bir yunus görsek gözlerimiz dolar,
Ağlarız insani bir merhametin süslü aynasında.
Oysa aynı denizin dibinde, ağlara takılan bir orkinosu
Çırpına çırpına ölürken izleriz neşeyle,
Biri tabağımıza balıktır, diğeri ruhumuza masal.
Sırf suyun üstünde sıçradı diye birine kutsallık atfeder,
Derinde kalan zincirlenmiş canı pullarından soyarız.
Kediye mama taşırız ceplerimizde, tüylerini okşarız,
Bir kap su koyarız kapımızın önüne, vicdanımız ferahlar.
Ama aynı caddede, çöpün kenarında bir fare görsek
Iğrenç bir yaratık sayar, zehir saçarız adımlarına.
Oysa ikisi de bir parça ekmeğin peşindedir şu fani dünyada,
Biri sevimli bulduğumuz için yaşar,
Diğeri sırf görünüşü fıtratımıza ters diye ölüme mahkûmdur.
Taşın ve Toprağın İnfazı
Bir pırlantayı, bir elması parmağımıza takar,
Güneşte parıldayan ışığına destanlar yazarız.
Onu toprağın bağrından söken o kararmış elleri,
Madenin derinindeki o tozlu taşları ise çiğner geçeriz.
Aynı toprağın evladıdır ikisi de,
Biri vitrinde parladığı için krallara layıktır,
Diğeri ayağımıza takıldı diye yoldan fırlatılan bir pürüz.
Tarlada başak veren buğdayı alkışlar, kutsal sayarız ekmeği,
Ilık bir fırından çıkan kokusuna minnet duyarız.
Ama aynı tarlada, sırf biz ekmedik diye biten bir ayrık otunu
Kökünden söker, güneşte kurumaya terk ederiz.
İkisi de toprağın özsuyuyla beslenmişken,
Bizim planımıza uymadı diye birini imha ederiz.
Ormanda görsek bir kurdu, bir ayıyı doğanın mucizesi der,
Belgesellerde hayranlıkla izleriz gaddar avlarını.
Ama aynı kurt gelip sınırlarımızı çizdiğimiz köye uğrasa,
Tüfekleri doğrultur, canavar ilan ederiz onu.
Doğa onun eviyken, biz evimizi onun üzerine kurup
Sonra da adını işgalci koyarız.
İşte böyledir insanlığın adalet dediği o dar çember.
Övdüğümüzü göğe çıkarır, yerini beğenmediğimizi katlederiz.
Güzellik maddede değildir aslında, bizim işimize gelen yerdedir,
Sırf yanlış zamanda, yanlış sınırda durdu diye
Evrenin en muazzam eserini bile bir hamlede siler geçeriz.
Bir zengin sürse sefasını gurbet ellerde, dünya vatandaşı deriz,
Alkışlarız pasaportundaki damgaları, imrenerek izleriz adımlarını.
Ama bir garip, sırf karnı doysun, çocuğu yaşasın diye aşsa aynı sınırı,
Mülteci deriz, sığınmacı deriz, teller çekeriz önüne,
Aynı toprağın üstünde yürümesini bile suç sayarız.
Mesafe aynı mesafedir, yol aynı yol,
Ama birinin adı "gezi" olur, diğerininki işgal.
Bir sahnede, bir kürsüde konuşsa güçlü olan,
Söylediği her boş söze hikmet der, saygıyla eğeriz başımızı.
Ama aynı dert, aynı feryat dökülse bir garibanın dilinden,
"Gürültü yapıyor" der, sustururuz kaba bir el hareketiyle.
Sözün bir değeri yoktur bizim dünyamızda,
Sözü söyleyenin cebindeki ağırlıktır onu kelam yapan.
Bir adam ağlasa sokak ortasında, zayıf der geçeriz yanından,
Gözyaşını ayıplar, ayıbını örtmek ister gibi kafamızı çeviririz.
Ama bir oyuncu ağlasa ışıkların altında,
Bilet alır, mendil sallar, gözyaşına servet öderiz.
Biri gerçek acının özsuyudur, öteki kurgulanmış bir oyun,
Biz gerçeğin yüzüne tükürür, sahtesini baş tacı ederiz.
Bir çocuk ağaçtan bir elma çalsa hırsız der, yaftalarız ömrünü,
Geleceğini karartırız bir meyvenin kabuğu uğruna.
Ama binlerin hakkını çalan, kitleleri soyan bir muktedir görsek,
Önünde ilikleriz düğmelerimizi, akıllı adam diye sunarız çocuksu akıllara.
Çalınan şeyin boyutu değil, çalanın gücüdür bizim ahlakımız,
Küçük hırsızı asar, büyük hırsıza biat ederiz.
Ölülerimize merhamet kesiliriz, mermerden saraylar dikeriz mezarlarına,
Işıklar içinde yatsın diye dualar eder, çiçekler taşırız başuçlarına.
Oysa aynı insan yaşarken, yanı başımızda kanlı canlı dururken
Bir tatlı sözü, bir dilim ekmeği, bir zerre ilgiyi esirgeriz ondan.
Yaşarken zindan ettiğimiz hayatı, ölünce cennete çevirmeye çalışırız,
Çünkü insanoğlanın merhameti bile ancak susturulduğunda,
Artık hiç bir şey talep edemeyecek hâle geldiğinde cömertleşir.
İşte böyledir bizim çürük tahtamız, kırık terazimiz.
Saçın telinden insanın ruhuna kadar her şeyi
Sırf kendi durduğumuz yerden bakarak yargılarız.
Güzelliği maddede, erdemi insanda aramayız hiç,
İşimize geldiği yere kutsal,
Sınırımızın dışına düşene ise çöp der geçeriz.
20.11.2013
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.