1
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
173
Okunma
Anlam denizi,
kendi tuzunu kendi sessizliğinden damıtan o eski kesik.
Kıyılar, kıymıkları bakışlarımıza batan paslı aynalar;
rüzgâr ise yönünü kaybetmiş kuşların kursağındaki o tek harf.
Ben, adını çoktan yutmuş bir dalganın gölgesinde beklerim.
Her insan, göğsünde su alan çıplak bir sandal saklar.
İçimize dolan ve bizi boğan şey deniz değildir aslında;
ismini koysak evimizi yakacak o boşluğun brüt ağırlığıdır.
Küreklerimiz etimizden ve kemiğimizden yontulmuştur,
ve akıntı bizi hep doğduğumuz o dilsiz dehlize çeker.
Gece, siyah bir istiridye gibi üzerimize kapanırken
karanlık, inci yerine sükunetin etini büyütür dipte.
Ay, göğün kör ve hırslı balıkçısıdır;
sulara ışığını değil, unutulmuş yüzlerin gölgesini fırlatır.
Ben her dipten yükseldiğimde, yarım kalmış bir gitmenin tadını taşırım ağzımda.
Kelimeler...
Suyun altında etleri dökülmüş, çürümeyen omurgalardır.
Onları diline değdiren, biraz tuz tadar;
biraz soğuk mezar, biraz yarım kalmış bir göç.
Çünkü en ağır cümleler, hiçbir iskeleye uğramadan dibe çöker.
Derinlikte, göz çukurları boş balıklar dolaşır;
onlar hakikati görmek için değil,
göğüslerini ona çarpmak, onu hissetmek için yaratılmıştır.
İnsan da böyledir işte:
En büyük çığlığını, en büyük karanlığına çarptığında fırlatır dünyaya.
Sonunda anladım;
bu anlam denizinin bir sınırı, bir kıyısı yokmuş.
Kıyı dediğimiz o güvenli toprak,
dizleri üzerine çöken ruhların uydurduğu son çocuksu masalmış.
Ve biz, birbirine halat atmaya çalışan o kahraman sandallar değiliz;
aynı kayaya çarparak birbirinden habersiz dağılan ve kırılan köpükleriyiz.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.