1
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
51
Okunma

Odanın en tenha köşesinde duruyor annemin sandığı.
Sessizliğin bile yorulduğu saatlerde,
gölgesi duvara düşüyor usulca;
sanki yıllardır sakladığı bir sırrı
kimseye söylemeden bekliyor.
Dokunmaya çekiniyorum bazen.
Çünkü biliyorum;
insan bazı eşyalara elini değil,
ömrünü değdirir.
Bu sandık da öyle.
Ceviz ağacının koyu sabrından yapılmış,
zamanın içinden geçerek bugüne ulaşmış bir hatıra gibi.
Kapağını her aralayışımda
Ahlat’ın taş sokaklarından bir rüzgâr giriyor içeri.
Van Gölü’nün mavisi ilişiyor gözlerime.
Uzak dağların ardından yükselen akşamlar,
kar altında kalan avlular,
çocuk sesleriyle şenlenen eski günler
birer birer çıkıyor sandığın derinliğinden.
Ve en sonunda annem...
Önce gençliği geliyor.
Saçlarına henüz ak düşmemiş bir kız çocuğu gibi gülümsüyor bana.
Bir yazmanın kenarında duruyor bakışları.
Bir oyanın ilmiklerinde saklı kalmış düşleri.
Bir bohçanın kat yerlerinde bekleyen umutları...
Kim bilir kaç uzun kış gecesinde işlemiş onları.
Dışarıda kar yağarken,
evin içinde sobanın kızıl ışığı titrerken,
uyuyan çocuklarının nefesini dinleyerek
kaç kez hayallerini yarım bırakmıştır.
Anneler biraz da böyle değil midir zaten?
Kendi baharlarını sessizce söküp
evlatlarının ömrüne diken kadınlar...
Biz büyürken küçülen,
biz çoğalırken eksilen,
biz gülerken yorulan kadınlar...
Şimdi dönüp bakıyorum da,
annemin ellerindeki çizgiler
yalnızca yaşın değil,
fedakârlığın da izleriymiş.
O ellerde hamur kokusu vardı.
Su sesi vardı.
Toprak vardı.
Dua vardı.
Ve en çok da
biz vardık.
Biz fark etmeden geçen yıllar,
onun yüzüne ince ince işlenmiş meğer.
Bir gün geliyor insan,
annesinin yaşlandığını değil,
kendisine ayrılan zamanın azaldığını anlıyor.
İşte yüreği o zaman ürperiyor.
Çünkü anneler,
gidince yok olan insanlar değildir.
Onlar gidince,
bir evin ışığı azalır.
Bir mutfağın bereketi eksilir.
Bir çocukluğun kapısı kapanır.
Şimdi annemin sandığının başında otururken,
içimde yılların çözemediği bir düğüm büyüyor içimde
Açtığım her bohçada biraz daha geçmişe dokunuyorum.
Bir mendilin ucunda bayram sabahları duruyor.
Bir yazmanın kıvrımında çocukluğum.
Bir dantelin beyazlığında annemin gülüşü.
Ve ben her defasında,
geri dönmeyeceğini bile bile
o günlere doğru yürümek istiyorum.
Ama zaman,
insanın en sevdiği yerlere dönüş yolunu kapatıyor.
Geride yalnızca özlem kalıyor.
Tıpkı Ahlat’ın kadim mezar taşları gibi.
Yüzyıllardır susan,
ama her bakışta başka bir hikâye anlatan taşlar gibi.
Şimdi annem de sessiz.
Sandık da sessiz.
Ev de sessiz.
Bir tek özlem konuşuyor içimde.
Uzun kış gecelerinde,
rüzgâr Van Gölü’nden kalkıp pencereme vurduğunda,
sanki annemin sesi karışıyor uğultusuna.
Bir anlığına çocuk oluyorum.
Başımı dizlerine koyduğum günlere dönüyorum.
Sonra rüzgâr diniyor.
Gece derinleşiyor.
Ve ben yine aynı gerçekle baş başa kalıyorum:
Bazı yokluklar geçmiyor.
Bazı hasretler eksilmiyor.
Bazı insanlar öldükten sonra bile
bir evin içinde yaşamaya devam ediyor.
Bu yüzden annemin sandığına baktığımda
eski bir eşya görmüyorum artık.
Bir ömür görüyorum.
Sevgiyle tükenmiş,
sabırla yaşanmış,
sessizce feda edilmiş bir ömür...
Ve içimden,
çocukluğumun en kırılgan yerinden yükselen bir sesle fısıldıyorum:
"Bir gün herkes büyüyor anne...
Ama hiç kimse annesini özlemeyecek kadar büyüyemiyor..."
Birgül Otlu Ahlat
(Sandığımdan)
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.