0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
49
Okunma

insan en çok hangi odada yaşlanır biliyor musun,
kimsenin bilmediği iç odalarında.
perdeleri hiç açılmayan,
tozu yalnızlıktan oluşan yerlerde.
ben uzun zamandır kendi içimde oturuyorum.
kiracısı olduğum bir kederin içindeyim sanki.
sen gittikten sonra dünya küçülmedi,
ama ben bir sandalyeye sığacak kadar azaldım.
akşamları çayın altını yakıyorum hâlâ.
iki kişilik bardak çıkarıyorum raftan.
sonra birini geri kaldırırken
insanın kalbi nasıl ses çıkarıyor,
onu duyuyorum.
çünkü bazı eksilmelerin sesi olur.
geceleri pencereye oturuyorum.
şehir aşağıda kendi günahını taşıyor.
bir adam eve geç kalıyor mesela.
bir kadın market poşetlerini iki eline bölüyor.
bir çocuk balkon demirlerine yaslanmış göğe bakıyor.
ve herkes birbirinin içinden habersiz geçip gidiyor.
işte insanı en çok bu yoruyor;
kimsenin kimsenin acısını gerçekten bilmemesi.
ben seni anlatmayı bıraktım artık.
çünkü bazı insanlar anlatıldıkça eksiliyor.
oysa ben seni eksiltmek değil,
içimde saklamak istedim.
bir gün eski bir yazmanın arasından saç telin çıktı.
incecik.
sessiz.
ama bütün hayatımı yerinden oynatmaya yetti.
o an anladım;
hafıza dediğimiz şey aslında Allah’ın insanın içine bıraktığı en uzun kıştır.
bazı şeyler geçmiyor.
sadece insan alışıyor taşımasına.
dostoyevski haklıydı belki,
acı biraz da insanın kendini cezalandırma biçimiydi.
ve tolstoy’un o uzun sessizlikleri…
insanın kalabalıklar içinde bile nasıl yalnız kalabildiğini anlatıyordu.
ben ikisinin arasında sıkışmış bir akşam gibiyim şimdi.
bir yanım affetmek istiyor hayatı,
öteki yanım hâlâ kırgın.
sen bilmezsin,
ben bazen kendi gölgeme bile yabancı hissediyorum.
aynaya bakınca yüzümü değil,
yarım kalmış bir hayatı görüyorum.
çünkü insan bazı kayıplardan sonra büyümüyor,
sadece derinleşiyor.
ve derinleşen her şey biraz karanlık taşıyor içinde.
sonra bir gün fark ettim;
biz birbirimizi sevmekten çok,
birbirimizin yarasına alışmışız.
sen benim içimdeki kırık yere benziyordun.
o yüzden kendimi sana yakın hissediyordum belki.
çünkü insan bazen kendi felaketini seviyor.
şimdi geceleri sigara dumanı tavana yükselirken
sanki odanın içinde ikinci bir hayat kuruluyor.
orada hâlâ sen varsın.
çayın hâlâ sıcak.
gözlerin hâlâ bana bakıyor.
ve hiçbir şey bitmemiş gibi davranıyoruz.
ama sabah olunca
gerçek dünyanın soğukluğu çöküyor masaya.
insan en çok sabahları anlıyor yalnızlığını.
çünkü gece insanı kandırır,
sabah affetmez.
ben artık kimseye “kal” demiyorum.
çünkü gitmek isteyen herkesin içinde
çoktan hazırlanmış bir valiz oluyor.
ve insanı en çok ne tüketiyor biliyor musun?
Bir gün döner diye açık bırakılan iç kapılar.
şimdi içimde eski tren garları var.
gecikmiş vedalar.
isimsiz mektuplar.
yarım bırakılmış dualar.
ve sana çıkmayan bütün yollar.
ama yine de yaşıyorum.
çünkü insan bazen ölmediği için yaşamaya devam ediyor sadece.
eğer bir gün beni sorarlarsa
şunu söyle:
çok konuşan biriydi belki,
ama en büyük acısını sessiz taşıdı.
çünkü bazı acılar vardır;
ne şiire sığar,
ne duaya.
insan onları sadece içinde taşır.
ve bazı acılar gerçekten insanın namusudur.
ölene kadar geçmez.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.