0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
36
Okunma
Önce şaşırdım.
Bir gencin gözlerindeki yorgunluğa. Bir annenin sabrına. Bir babanın suskun gururuna. Bir çocuğun ekran ışığında büyüyen yüzüne. Gecenin üçünde hâlâ ışık hızında kaydırabildiği parmaklarına. Şaşırdım. İçimde bir şey itiraz etti. Ekran kararmasının, bir mesajın gönderilmeden silinmesinin, şifrenin unutulmasının ölüm olduğu anlamsız geldi bana. Şaşırdım.
Sonra.
Kablo nehirlerinde yüzdüm. AVM kapılarının sabrını ölçtüm.
Şehrin beton ormanında bir ağacın betonu delip çıkmasının ne anlama geldiğini düşündüm. İçinde internet yerine sabır olan bir taşı avuçladım. Ve sustum.
Sonra yine sustum.
Günlerce, haftalarca, hatta yıllarca. İçime attım her şeyi. Sadece izledim. “Sorun yok”ları giydim üzerime. “Herkes böyle”lerle düzelttim saçlarımı. Yüzüme “normaldir” sürdüm.
Ve sustum.
Metro istasyonlarında uzun uzun. Kalabalık meydanlarda. Kafelerin loş köşelerinde. Sokak başlarında,
her biri yorgun birer nöbetçi edasıyla sarı sabır gibi yanan sokak lambalarının ışığında.
Bilgisayarların başında. Sustum. Gürültünün konuşmak olmadığını. Sessizliğin yardım çığlığı olduğunu anladım.
Sessizlik. Bazen bir ev gibidir. Bazen ağır bir kapı. Sakinlik, dalgasız bir deniz. Suskunluk ise derin bir boşluk. İnsan bazen orada kendini duyar. Duydum.
Teknolojiden bunaldım.
Duygu fukarası tuşlara basmaktan yoruldum. Ellerini nereye koyacağını bilmeyen bir robota dönüştüm. Ellerimi düşüncelerime verip yonttum içimdeki soruları. Ve en büyük yalnızlığın kalabalık ağlarda kaybolmak olduğunu öğrendim. İnsanın bin kişiyle konuşup kimseye ulaşamadığını da. Sustum. Tek başına iki kişi olmuş gölgemle kendimi dinledikçe sustum. Bu hızlı yapay dünyanın halini düşündükçe. Sustum. Her şeyin sanal ve robotik kurmaca olduğunu gördükçe. Sustum. Aynalar büyüttü suskunluğumu.
Zamanla anlaşılır her şey! Her bağlantı gerçek değildir. Kaybolmak da çağın bir parçası. İçimden hep dedim: dur. Dur. Dur.
Sonra yoruldum.
Belki bir düş görmüştüm.
Aklım sınırda yürüyordu. Bir düşün kıyısında. Düşüyordum. Uykusuz rüyalar görüyordum. Rüyalarımda bir çocuk telefonsuz gülüyordu. Bütün şarkı türkü çığıran robotlar kısa devre yapıyordu. Güneş bekliyordu. Ağaçlar yavaş büyüyordu. İnsanlar elele tutuşmuş, ekranlara değil birbirinin yüzüne bakıyordu. Nefesim hızlanıyordu. Kalbim uzun bir koşunun sonu gibi çarpıyordu. Zangır zangır titriyordum. Bir boşluğa düşüyordum. Bağırıyordum. Kimse duymuyordu. Sanki bir şeyler oluyordu. Durmadan.
.
Bu arada düşünüyordum. Lakin kan ter içinde yorulmuştum. Rüzgârda eğilmiş bir ağaç gibi, yaşlı bir çınar gibi, yalnız bir ev gibi. Düşündüm. Basit bir şey lazımdı bize. Bir şey.
Örttüm o düşünceyi insanlığıma. Düşündüm. Sert bir çağdı yaşamak. Utandım. Gökyüzü solgundu. Ellerimde küçük bir umut kaldı.
Düşündüm ki yaşam. Bir narın dalında olgunlaşması, bir balığın dalgayla anlaşması. Bir serçenin rüzgârı yenmesi, bir cocuğun iş dönüşü anne-babasına sarılıp sevinmesidir.
Ekran sıcağı değil, biraz insan sıcağı aradım. Bir masa. Bir gerçek yüz. İçine bakabileceğim bir göz. Uzaklaştım ekranlardan. Dar sokaklar aradım. Kuytu yerlerde bir sohbet, bir sıcak tebessüm aradım. Sonunda parktaki boş bir banka bıraktım kalbimi.
Ve sonunda buldum aradığımı:
Umut.
.
Babam bir gün demişti ki:
“İnsan kalbini hep temiz tutmalı, olumlu düşünmeli ve umudunu hiç kaybetmemeli.”
.
Bir gün mutlaka ekranlar kapanacak insan insana dönecek. Makine çağının yerini merhamet çağının alacağını, hiçbir robotun kalbin yerini alamayacağını, bir annenin çocuğuna sarılmasının algoritmasının olamayacağını herkes görecek.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.