3
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
167
Okunma

Ağaç gövdesinin zamanı tutan kabuğunda
gökyüzü mavi bir su gibi sızıyor dalların arasından.
Bir bankın suskun omzunda oturuyorum,
sanki rüzgârın unuttuğu bir cümleye yaslanmışım;
elimdeki laleler de
toprağın içinden çıkmış renkli nefesler gibi.
Kırmızı,
bir sabahın kalbinde açılmış gizli bir yara;
Pembe,
bulutların utanıp yere düşen yanakları;
Beyaz,
ışığın kendi gölgesine bile merhamet ettiği yer;
lila,
akşamla çiçek arasında unutulmuş bir aralık;
Sarı,
güneşin dalında değil de avucumda büyüyen küçük bir yıldız.
Benim etrafımda lale açmıyor sanki,
zamanın içi lale oluyor.
Yol, ayağımın dibinde usulca kendini topluyor,
bankın ahşabı eski bir şarkının omurgası gibi duruyor,
ağaç ise
yüzyıllık bir bekçi gibi;
kökleriyle toprağın yazısını okuyor,
dallarıyla göğün saçlarını tarıyor.
Gökyüzü de öyle…
bir çocuğun ilk kez maviye bulaşmış avucu gibi tertemiz,
bir su kanadı gibi geniş,
bir aynanın unuttuğu sabah gibi derin.
Bulutlar uzaktan geçen beyaz tekneler gibi;
her biri kendi sessizliğini taşıyor.
Laleler bankın çevresinde değil de
sanki dünyanın kalbinde halka halka dönüyor.
Her yaprak ince bir dilek,
her sap yere eğilmiş bir selam,
her renk de
gözün içine değil, ruhun kıyısına değen yumuşak bir dokunuş.
Ve ben,
bu baharın ortasında,
çiçeklerin arasına düşmüş bir sessizlik değil de
onları bir arada tutan görünmez iplik gibiyim.
Bir an bakınca dünya çoğalıyor,
bir an susunca
lalelerin içinden su akıyor...
Sibel KILIÇ...
5.0
100% (4)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.