0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
109
Okunma
Divan-ı Hümayun’un önünde bekliyorum,
elimizde bir arzuhal,
ucu yanık bir umut mektubu gibi.
İçeridekiler cihanı yönetiyor,
ben ise kaftanımın söküğünden
geçmişimi seyrediyorum.
Kâtip efendi "Bekle," diyor,
"Sıra sana gelince kıyamet kopar."
"Zaten koptu efendi," diyorum,
"Ben enkazın altından geliyorum."
Vezirin atı benden daha heybetli aksırıyor,
çünkü onun yulafı saraydan,
benimki ise rüzgârın merhametinden.
Padişah ferman buyurmuş:
"Herkes haddini bilecek!"
Benim haddim,
boş bir ibriğin dibindeki
son damla sirke kadar keskin.
Yeniçeriler kazan kaldırmış diyorlar,
ben ise sadece kaşığımı kaldırabiliyorum;
o da içinde çorba varsa.
Bir falcı kadın elime bakıp,
"Sana saraydan bir haber var," dedi.
Muhtemelen "Defol git" diyecekler,
zira sefaletim sarayın mermerlerini kirletiyor.
Boğaziçi’nde bir kayık batıyor,
içinde hayallerim ve borç senetlerim.
Ben Galata Köprüsü’nün altında
bir kediyle dertleşiyorum.
Kedi "Miyav" diyor,
yani diyor ki: "Bu dünya,
fesi dar gelenlerin dünyası."
Bir kadeh şerbet daha,
içine biraz efkar, biraz da isyan.
Saray şairleri "Gül" diyor, "Bülbül" diyor,
ben ise "Diken" diyorum,
"Ve o diken hep benim bağrıma batıyor."
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.