3
Yorum
8
Beğeni
5,0
Puan
142
Okunma

Sen sustun ben sustum
Söz bitti gibi oldu birden.
Kahve fincanında soğuyan kahve,
Sigara izmariti, yarım kalmış.
Sen sustun ben sustum
Sözün bittiği yerde biriken
o ağır, yapışkan sessizlik başladı.
Masada iki boş bardak,
biri dudağımın izini taşıyor hâlâ,
öteki temiz, sanki hiç içilmemiş gibi.
Kimdi o temiz kalan?
Hangimizdi yalan söyleyen?
Dışarda rüzgâr eski bir şarkıyı taşıyor,
sokak lambası titriyor,
sanki üşümekten.
Biz de üşüyoruz ama
montumuzu bile giymiyoruz artık.
Üşümek de bir alışkanlık oldu.
Hatırlıyor musun,
bir keresinde “sonsuza kadar” demiştik.
Sonsuz dediğin şey
şimdi şu fincanın dibinde kalan telve.
Karıştırdıkça dağılıyor,
ama yine de aynı telve.
Sen sustun ben sustum.
Arada bir martı çığlığı
ya da geçen otobüsün gürültüsü
dolduruyor boşluğu.
Ama o boşluk
dolunca da taşınca da
aynı yere dönüyor:
“Ne değişti ki?”
Biliyor musun,
insan bazen susmayı
en büyük itiraf sanıyor.
Sanki susarsak
her şey affedilecek,
her şey unutulacak.
Ama unutulmuyor.
Sadece suskunluk büyüyor,
odanın köşelerine yayılıyor,
tavanın karanlığına tırmanıyor.
Sen sustun ben sustum
ve şimdi ikimiz de
aynı vapurun güvertesinde
aynı denize bakıyoruz.
Deniz gri,
gök gri,
biz gri.
Bir sigara daha yaktım,
dumanı üfledim sana doğru.
Almadın.
Almadın çünkü
duman bile artık
taşımıyor kokunu.
Geriye ne kaldı?
Birkaç eski bilet,
yarım kalmış bir mektup,
ve bu suskunluk.
Bu suskunluk ki
en uzun hikâyemiz oldu.
“Hayat işte böyle bir şey” o da sustu
Bende de sustum.
Ve susmak
en gürültülü veda oldu.
5.0
100% (4)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.