4
Yorum
17
Beğeni
5,0
Puan
206
Okunma

Birbirinden uzak iki şehrin, birbirine hiç benzemeyen iki yabancısıydı onlar. Kerem, kalabalık caddelerin gürültüsünde kendi sessizliğini koruyan bir sahaf; Elif ise denizin kıyısında, dalga seslerini tuvallere hapseden bir ressamdı. Yaşam, eski bir kitabın sararmış sayfaları arasında unutulmuş bir mektup aracılığıyla yollarını kesiştirdi. Hiç tanımadıkları bir ruhun yarım kalmış aşkına şahitlik ederken, aslında kendi hikayelerinin ilk cümlesini yazdıklarının farkında değillerdi.
Gökyüzü mavisini gözlerinden çalmış,
Şehirler sustu, adın dilimde kalmış.
Sen gelince mevsim bahara dolanmış,
Kalbimde asırlık bir uykudan uyanmış.
Aylar süren mektuplaşmalar, yerini gece yarıları bitmek bilmeyen telefon konuşmalarına bıraktı. Sesler, mesafeleri eriten sihirli bir köprüye dönüştü. Kerem, Elif’in sesinde hiç görmediği bir denizin huzurunu bulurken; Elif, Kerem’in kelimelerinde daha önce hiç hissetmediği bir güvenin sıcaklığını duyumsuyordu. Birbirlerinin sadece ruhlarını tanıyarak kurdukları bu bağ, fiziksel dünyanın tüm sınırlarını çoktan aşmıştı
Mesafe dediğin bir avuç toprak,
Dallarımda yeşeren en taze yaprak.
Gönül gözüyle bakmak varmış, bak;
Karanlık bitti, her yer artık apak.
Nihayet beklenen o gün geldiğinde, bir tren garının loş ışıkları altında ilk kez göz göze geldiler. Kelimeler o an hükmünü yitirdi; ne sahafın eski kitapları ne de ressamın renkleri o anın derinliğini anlatmaya yetebilirdi. Kalabalığın ortasında sadece iki kişinin duyabildiği o sessiz senfoni başladı. Birbirlerine sarıldıklarında, sadece iki beden değil, iki farklı hayatın tüm özlemi de tek bir noktada birleşti.
Bir bakışınla dünya durdu o an,
Senmişsin meğer damarımda akan kan.
Eksik kalan ne varsa tamamlandı inan,
Gerçek sevgiymiş, ruhu cana bağlayan.
Birlikte kurdukları yeni hayat, gösterişten uzak ama samimiyetle örülüydü. Kerem’in sahaf dükkanının bir köşesi artık Elif’in atölyesiydi; boya kokuları eski kağıt kokularına karışıyordu. Sevginin sadece büyük sözler söylemek değil, sabah içilen bir fincan kahvede ya da yorgun bir akşamın sessizliğinde el ele tutuşmak olduğunu yaşayarak öğrendiler. Aşk, onlar için bir varış noktası değil, her gün yeniden keşfedilen bir yolculuktu.
Kokun sinmiş evimin her taşına,
Taç oldun bu ömrün en genç yaşına.
Bakmam artık dünyanın devranına,
Sen geldin ya, cennet düştü yanıma.
Yıllar geçip saçlarına karlar düştüğünde bile, birbirlerine bakarken o tren garındaki heyecanı korumayı başardılar. Gerçek sevginin emek istediğini, sabırla beslendiğini ve en önemlisi "biz" olabilme cesareti gerektirdiğini çevrelerindeki herkese sessizce kanıtladılar. Onların hikayesi, tozlu raflarda kalan bir masal değil, her gün yeniden canlanan, nefes alan ve sevginin iyileştirici gücünü haykıran yaşayan bir Aşk efsanesiydi.
Bu anlamda yaşamında insanı önceleyen her insanın Sevgisine ve Aşkına selamlar olsun...
Bedri Demirpençe
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.