0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
112
Okunma

İSTASYON
Ah, sevdiğim,
ah içimde sönmeyen güneş;
adını andıkça çatlıyor dudaklarım.
Zaman acımasızca törpülerken ömrümüzü,
yokluğun
terk edilmiş bir istasyon gibi.
n’olursun gel...
Ne zaman soluklansam;
göğsümde bıraktığın yangının külü,
biraz daha uzaklara savruluyor.
Rüzgârın getirdiği bir ses,
duvarlara sinmiş bir yankı gibi
kulaklarımı çınlatıyor.
İstasyon aynı istasyon;
el ayak çekilmiş.
Bekleyen bir tek ben varım.
Beklerken yolunu
boyun büküp secdeye eğiliyorum.
Kimliksiz bir şehirde;
kim bilir hangi kör lambanın altında,
kimlerle öpüşüyorsun.
Lanet olsun...
Lanet olsun, düşsen diyorum bazen,
düşsen kim tutar kollarından,
kim kaldırır seni?
Ne tren geliyor,
ne de rüzgâr getiriyor teninin kokusunu.
Özlem denen eli kırbaçlı cellat,
ha bire kamçılayarak kanatıyor tenimi.
Giderken avuçlarıma bıraktığın çaresizlikle yığılıp kalıyorum.
Ne garip…
Mesafe yürümekle kısalır dediler,
uzadı.
Söz susmakla anlatılır dediler,
duymadın.
Gidenler eksilir derler;
içimde çoğaldıkça çoğaldın.
Koca bir kentte
koca bir ömür eskidi.
Aradan kaç yıl geçti bilmiyorum.
Sen gittiğin günden beri,
duvarda asılı takvimi koparmadım;
hangi zaman diliminde,
hangi yıldayız bilmiyorum.
Bilmek de istemiyorum.
Çünkü bende zaman durdu.
Sadece sen geçiyorsun içimden
ve sonra bir yıldız kayıyor gökyüzünde;
bir tren düdüğü çalıyor.
Heyecanla fırlayıp raylara düşüyorum.
Özlemin hınca hınç içimde.
Adını anıyorum,
hayat duruyor.
Ve ben,
bir ihtimalin içinde,
yavaş yavaş ölüyorum.
Efkan ÖTGÜN
5.0
100% (1)